Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   Nizamettin Taş:Belirleyici olan PKK değil, Öcalan ve Ankara'dır   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Êfendiyê Pîranî û Hevreyên Wî/ ENFAL   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   Dr. İsmail Beşikçi: Selahattin Demirtaş’ın Şarkısı   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (14) HER BÎJI KURDİSTAN   M. Hüseyin Taysun:Kürdler Açısından 24 Haziran Seçim Sonuçları   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.

05)Yakup Aslan:Adalet ve Hak Anlay??? (II)-16.04.2011




05)Yakup Aslan:Adalet ve Hak Anlayışı (II)-16.04.2011





Daha önceki bölümde İslam’ın, sosyal, ahlakî ve entelektüel özellikleri yanında hukuk alanında da, getirdiği temel ilişki ve kurallar toplamının ilkeleştirilmesiyle adaleti tarif ettiğini söylemiştik. Buna rağmen dini terminolojide adaletin salt hukukî olmaktan öte, sosyal, ahlakî, entelektüel ve insan hakları çerçevesi içerisinde daha geniş anlamlarda kullanıldığını ve dolayısıyla olaya bir bütün içerisinde bakılmasının gerekliliğine işaret etmiştik.

Neden adalet ve hak kavramı üzerinde ısrar ediyoruz? Kürdistan denilen coğrafyada bir yangın var, fiziki, sosyal ve siyasal açıdan her tarafımızı sarmış durumda. Yapılan zulümlerin, haksızlıkların haddi hesabı yok. Şartlara göre değişken olan bir adaletsizlik bütün alanlara yayılıyor. Bilmeyen, duymayan kalmadı. Ayrımcılık, ırkçılık yapan kesimden gelen zulümden çok, bu zulüm karşısında durması gerekenlerin gündeminde böyle bir adaletsizlik karşıtlığının olmayışı, travmalarımızı çekilmez kılıyor. Umursamazlık, ilgisizlik zulmün artmasını sağladığından içi boşaltılan bu kavramlar üzerinde durmakta ısrar ediyoruz. Adalet ve özgürlük savaşçıları iddiasında olanlar, genellikle suskunluğu tercih ediyorlar ve satır aralarına serpiştirdikleri hinliklerini de, zalimin karşıtı olan bir kesim üzerinden politikalar üreterek, yangının tam da orta yerinde bulunan bir topluma adaletsizliklerini haksızlık aracı haline getiriyorlar. Kürtlere yönelik yapılan zulümde, hiçbir modelleri, projeleri, çözüm önerileri yok, bundan sonra da bu kafa karışıklığıyla üretebileceklerine ihtimal vermiyorum. Yaptıkları tek şey, zulmün merkezinin karşıtı olanlara kendisini alternatif olarak sunması, kan üzerine bina edilen kazanımlara ortak olmaya çalışması veya bilinçsiz bir şeklide zulmün elinin, mevzisinin, merkezinin güçlenmesi için nefes tüketmesidir.

Zulmün merkezi düğmeye bastığı an, sarı sivil toplum platformlarına paralel olarak devreye girmeyi ihmal etmiyor olmaları, hangi samimiyetle izah edilebilir veya hangi adaletin sonucu olarak tarif edilir. Zihin bulanıklığı yaşayan bu kesimin sesi o kadar gür çıkıyor ki, olaya samimi olarak yaklaşanların, ciddi endişeleri olanların sesleri bastırılıyor, görünmez kılınıyor. Olaya hakim olan toplama küçük bir azınlık, kalabalıkların varlığını ve sesini gölgeliyor. Bunu bilinçli olarak mı yapıyorlar? Hayır, sadece bir kesime olan düşmanlıklarından dolayı adaletsizliğin merkezi olmayı kendi sorumluluklarının başında görüyorlar ve Kürtlere yönelik yapılan zulümde, hiçbir modelleri, projeleri, çözüm önerileri olmamasına rağmen, bilinç altında gizledikleri kinlerini böyle bir versiyonla kusmayı tercih ediyorlar. Vitrine yansıyanlar da sadece çaresizliklerinin ürünü. Yaptıkları tek şey, zulmün merkezinin karşıtı olanlara kendisini alternatif olarak sunması veya bilinçsiz bir şeklide zulmün elinin, mevzisinin, merkezinin güçlenmesi için nefes tüketmektir. Onların hata yaptıklarını, yanlış üzere olduklarını, adaletsizce davrandıklarını söylediğimiz zaman ilgisiz alanlara kaçıyorlar ve onlara olan eleştirimizin aslında bu alanlarla ilgili olduğu türünden absürt ironileri kalkan yapıyorlar. Aslında, haksız da değiller zira yıllardan beridir kendilerini o alanlar üzerinden pazarlamaya çalıştılar ve başarılı oldular da. Kendilerini o alanların kendisi olarak gördüklerinden, kendilerine yöneltilen eleştirileri, sığındıkları ve aslında kendileri olmayan alanlara yönelik bir eleştiri olarak görüyorlar. ‘Hakikat’ bilgisi ile ‘Hakikat’in kendisinin aynı şeyler olmadığını anlayamadılar.

Adaletsizlik, haksızlık ve zihin bulanıklığı yaşayan kesimleri eleştirmekte olayı fazla mı abartıyorum? Hayır! Son olarak söyleyeceğim sözü, en başta söylediğime de inanmıyorum. Teori ile pratikte bu insanlık değerlerini yozlaştıranlara karşı yaptığım eleştirilerde haksızlık yapmadığımı düşünüyorum. Türkiye’de adalet ve insani değerlerin savunucusu olarak ortaya çıkanların, bu alandaki paradigmalarının iflas etmesine öncülük yapmalarını eleştirmenin haksızlık olmadığına inanıyorum. Bunları eleştirmemenin, toplumsal zihni cinnete ortak olma anlamında olduğu açıktır. Adalet ve hak kavramlarının içini boşaltan, boşalmış kısma da kendi değerlerini yerleştiren bir zulüm sistemi karşısında susmak veya dolaylı olarak onun icraatlarının içine kaymak, bütünleşmek, dönüşmek adalet ve hakla bağdaşmaz. Bu ideolojik paradigmanın iflas etmesidir, çözülmedir, ideolojik alanı sistemin işgaline açmadır, kendisine karşı olan akılla bütünleşmek, teslim olmaktır. Bizim/benim itirazım bu çözülmeye, iflas etmeyedir. Kendi toplumunun gerçeklerini görmezlikten gelip, başka alanlarda kaybolmaya itiraz ediyorum. Bundan dolayı, İslami millileştirerek topluma sunanları pusulasızlıkla suçluyorum. Bu itirazımın, arkasında başka niyetler arayanlarının samimi olduklarına da inanmıyorum. Sosyal sorunları ısrarla başka renklere boğma çabalarının, zorlama bir çaba olduğunu ve bunun neticesinin toplumsal sorunlar karşısında geçmişte kadim inanç, ideoloji ve düşüncelerin, realite, bilgi ve modernite karşısında teslim olması ve geri çekilmesinin bir benzeri konuma düşmenin pratik hali olduğunu düşünüyorum. Böyle bir sapmanın tehlikesine işaret etmenin, savrulma, etkilenme veya başka bir dil kullanmayla nasıl bir bağlantı kurulduğunu da anlamak zordur.

Adalet ve hakkın ölçüsü bellidir. Şimdiye kadar bunların karşısında ısrarla durmuş olanların, bu ölçüye uyması veya onun boyutlarını belirlemesi düşünülemez. Böyle düşünen ya çok saftır veya olayları analiz etmede başkasının aklıyla düşünmeyi sona erdirmenin gerektiğini akl etmiyor. Akl etmemesi ne büyük acizliktir. Zalimin, her davranışında, uygulamasında haklı olduğunu düşünmek veya dolaylı olarak onun projelerinin içerisinde yer almak adalet değildir. Hak savunucusu olan birinin böyle düşünmesi, sahip olduğu inanç ve düşünce değerleriyle bağdaşmaz. Bundan daha büyük felaket olmaz.

Kürdistan topraklarında nerdeyse bir asırdır devam eden, zulüm küçümsenemeyecek boyutlardadır. Dünyanın hiçbir yerinde bunun benzeri zulüm yoktur. Bundan dolayı feryat ediyoruz. Uzun bir süre işkencede kaldıktan sonra, helikopterle taburun içerisine atılan bedenlerin, işkenceden sonra ikiye bölünecek şekilde tarandığı anlaşılan insanlara yönelik zulümlerin sayısı küçümsenemeyecek kadar çoktur. Boşaltılmasını istedikleri köyü toplarla, mitralyözlerle, havanlarla bombardıman edilen köylerin sayısı da fazladır. Bunlardan birinde kurtulan köylüler kaçıyor, yaşlı baba o bombardımanın altında sabaha kadar vurulan kızının cesedini kucağına alarak korku ve dehşet içerisinde bekliyor. Köylülerin arasından en iyileri seçiyorlar, tabura götürüyorlar ve sabah da cesetlerini köye gönderiyorlar. Yol aramalarında, ev baskınlarında gencecik insanlar götürülüyor ve bir daha geri dönmüyorlar. Kız çocuklarına her türlü ahlaksızlığı reva görüyorlar. Mezar evleri, ölüm tarlaları insanlığın çehresinin kirlenmesini üretiyor. Bunların toplumda oluşturduğu korku, dehşet ve karamsarlık perspektifinden olaylara bakmak, adalet değildir. Bu karakter yapısını gelenekleştirmek insanın fıtri sistemine de aykırıdır, bünyeyi çürütür. Mazlumdan yana olması gereken, zalimden, egemenden, güçlüden yana olduğunda denge bozulur. Özellikle bunu ölçü ve mutlak değer haline getirmek de adalet olamaz. Kurucu/korucu aklın empoze ettiği bu değer ölçüsünün referansları sadece kişisel hassasiyetlerdir, bunların düşünce alanıyla irtibatlı olduğu veya kendisi olduğu gibi bir bakış açısı insanlık açısından en pespaye bir bakış açısıdır. Bütün ilahi dinlerin terminolojisinde, adalet ve hakkın tarifi aynıdır. İnsanlık da, adaleti ortak değer olarak algılar ve birbirine yakın ifadelerlerle yorumlar. Adaletle hareket etmeyen kendi yakınımız bile olsa zalimdir. Değer ölçüsü bu yakınlığa göre değişmez. Bilinçaltında yakınlıktan dolayı “kaka” olanlar, adaletli bir şekilde zihinsel karşılığını bulmaz. Zira daha baştan önyargı kendisini açığa çıkarmıştır. Kürt ulusunun tarihini, edebiyatını, sosyal olgularını, geleneklerini araştıran bir Ziya Gökalp, saf değiştirdiği zaman “keke” olmaz. Bir yerde doğal olan bir olgu, dönüşüm, değişime uğradığı zaman aynı onuru ifade etmez. Hamidiye Alayları zihniyeti ile buna karşı mücadele veren güç, aynı şeyler değildir. Biri başkası iken, diğeri kendisidir. Koruculukla, onun karşıtı da aynı şeyler değildir. Jitem ile, jitemin zulmüne uğrayan kesim de aynı şeyler değildir. Jitemin devlet denilen dayanağı ve destekçisi sözkonusudur. Normalde uyması gereken yasalar, kurallar vardır. Karşıtının hiçbir şeyi yoktur, örgütsel kuralarla kendisini sınırlar.

Kürtlere yönelik en önemli adaletsizliklerden biri belirli kesim tarafından yok sayılmaları, gündeme alınmamaları ve kendilerine yapılan zulümlerin üstünün örtülmesi için yoğun bir gayret sarf edilmesidir. Kendilerini adaletin havarileri olarak ilan edenlerin gündeminde, her şey var Kürtler yok. Bir Arap entelektüelinin dediği gibi Kürtler ümmetin yetim evlatlarıdır. Yani ümmetin gündemine hiçbir şekilde girememektedir. Ümmet için böyle bir gündem hiç olmamıştır ve olmayacaktır da. Bir Filistinlinin, Afganlının, Bosnalının, Azerbaycanlının, Morolunun parmağı kanasa kıyamet kopar, Kürtlere yönelik kıyımlarda, katliamlarda, işkencelerde kimsenin ruhu duymaz. Çünkü Kürtlerin adı yok.

Evet, bizim kutsallarımız dünyaya bakış açımızdaki kırmızı çizgilerimizdir. Biz bu değerlerimizi hiçbir cahiliye kalıntısına, ırkçılığa, onursuzluğa, feda etmeyiz ve bunların bir kişiliğin pazarlanmasında referans olarak kullanılmasının da en büyük onursuzluk olduğunu kabulleniriz. Bunu yapanların da kutsalları tüketme çabasından öteye gidemediklerini görebiliyoruz. Kutsalların tüketilmesine itirazımızı, onlara olumsuz baktığımız türünden art niyetli pervasızca yorumlarla, mecrasından saptırmaya çalışanlar dürüstlükle bağdaşmayan, adaletsizliğin örneğini sergiliyorlar. Tüketici, yıpratıcı, saptırıcı, yozlaştıran zihniyet, hak ve adaletin savunucusu bir zihniyet olamaz. Böyle bir dünya görüşünün, adalet ve hak telakisi adil değildir. Ahlakla da bağdaşmaz. Buna rağmen, bu tüketici ve yozlaştırıcı zihniyetin realiteye hakim olduğu söylenebilir. Onların söyledikleri her zaman bizim söylediklerimizden daha fazla karşılık buluyor. Onların tüketime sundukları dünya görüşü, devlet anlayışı, toplumsal değerler, ümmet ve kardeşlik anlayışı adalet ve hak ölçülerine uyduğunu söylemek, adaletle bağdaşmaz. Bu zihniyetin çorak topraklarında neşv ü neva bulan anlayış, kendi orjin ve özgün değer skalasına yaslanmak yerine, modernitenin giderek yükselen siyasal bilinçlenmesi karşısında çark etmeyi, çuvallamayı, hedefini ıskalamayı ideolojik bir ritüel haline getirmeyi tercih etmiştir. Bugün içinde bulunduğumuz durum, bu bozulmanın eseridir.

İşte bu okuma biçimi ve refleksif dindarlık, ahlaki yetilerden çok ‘düşman’ ve ona dair ne varsa red ile karşı karşıya kaldığından, düşünme, sorgulama, analiz etme ve sahih olanı ikame etmekten çok bir karşıtlık temelinde biçimlenmiş ve hayatın gerçek sorunlarına karşı sahici ve makul çözümler üretmekten uzak kalmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, adaletten uzak bir alana savrulmuştur. Bir zalimi değerlendirirken bile, mazlumu ona ortak gösterme refleksinden kurtulamamıştır. Bu pragmatik duruşu eleştirdiğimizde, kökten reddetme konumuna düştüğümüz gibi bir savunmaya sarılmak ne kadar dürüstlük olarak gösterilebilinir. Oysa bizim eleştirdiğimiz, ülkeyi işkence eğitim alanına çeviren, bundan dolayı mutluluk duyan zihniyeti ifşaya yönelik yorumlara, “fasa fiso” diyerek örtbas etmeye veya bu anlayışın güçlenmesinin argümanlarını hazırlamaya önayak olan zihniyettir. İşlenen sayısızca cinayeti karartmak maksadıyla, “Vatanın uğruna kurşun atan da yiyen de şereflidir” diyen pragmatik aklı eleştirmemek insanlığa en büyük ihanettir.

İnkar ve imha politikaları karşısında çaresiz kalan Kürtler değil de, Türkler olsaydı bu savunmayı daha hararetli yapardık. Filistin veya Bosna konusunda yaptıklarımız bunun kanıtıdır. İslami, vicdani ve insanı bir sorumluluk olarak görürdük. Hem de samimi olarak. Hem de içten herhangi bir pazarlık yapmadan sisimizi yükseltirdik. Tıpkı Hz. Musa’nın kavmini Firavun’un zulmünden kurtarmaya çalışması gibi… Diğer erdemli insanların zulüm karşısında, direnç göstermesi gibi. Bunu bize inancımız, insanlığımız, vicdanımız, aklımız emrediyor. Kürtler, nerdeyse bir asırdır adaletsizliğe, ayrımcılığa, zulme, imhaya maruz kalıyorlar ve dikkat ederseniz onların mazlumiyeti hiçbir toplumun gündemine girmiyor. Kimi kısır veya marjinal kalmış köklü bakış açıları ise hükümetin muhafazakar tutumları karşısında şaşkınlıklarını üzerlerinden atamıyorlar ve dolayısıyla pusulasını yitirmiş bir ideolojiyle olaylar karşısındaki çaresizliklerini hayata yansıtıyorlar. İslamcılığının kendi paradigmasının özellikleriyle olayları okuyamayışından kaynaklı sorun, kişilik kaybını hızlandırıyor, bunu görmemiz gerekir. Kendisi olma kaybından kaynaklı bozulma, çözülme, teslim olma, dönüşme, başkası olma veya başkasının aklının yedeğinde bulunma, hayatın kendisini sanallaştırmış ve tabii olmayan kavramları mutlak doğru olarak bilginin kendisi gibi pazarlama ahlakı egemen hale gelmiştir. Pusulasız ideolojilere ve çürüme jargonuna karşı duyulan öfke, direnç motivasyonu ile başlayan itiraz ve muhalefet kendisini eylemlerle ortaya koymaya başlamıştır.

Sol kesimin Kürt ulusunun hak ve özgürlüklerini başka şartların jargonuyla savunması toplum nezdinde yeterli anlamda karşılığını bulamamış, özgürlük, adalet ve eşitlik kavramlarının içi mahalli realiteyle doldurulamamıştır. Dolayısıyla ideolojik ütopyalarla istenilen netice de sağlanamamıştır. Aksaklık tek yanlı değildir. Bunu tartışmamız bile abestir. Kürt halkının mazlumiyetine son verme görev ve sorumluluğu, kendilerini hak ve adaletin temsilcileri olarak görenlerin omuzlarındadır. Ancak onların bu sorumluluğu yerine getirdiklerini söylemek, haksızlık ve fazlaca saflık olur. İsterseniz sorayım, Kürtlerin mazlumiyeti neden ümmetin gündeminde yok? Onlar Kürt oldukları için mi, yoksa dünya Müslümanlarını kendisine bağlı/bağımlı gören Türkiye egemenleri mı bu gündemin oluşmasını klasik geleneğini canlı tutarak engelliyor? Dikkat ederseniz, Uygur Türklerinden tutun ta Kıbrıs Türklerine kadar herkes bu gündemi işgal edebiliyor. Yaklaşık otuz küsur Arap devletinin bulunduğu dünyamızda yeni bir Arap özellikli devletin kurulması için bütün dünya Müslümanları mücadele veriyor. Dünyanın dört bir tarafından bu yeni devletin kurulması için çaba sarf ediliyor ve bu olay gündemi o kadar doldurmuş ki, başka bir gündemin yer bulması imkansız hale gelmiştir.
Osmanlı resmi tarihinin vermiş olduğu bilgilerin ışığında cumhuriyet öncesi dönemi sağlıklı bir şekilde değerlendirmek mümkün değil. Ondan sonraki döneme baktığımız zaman, cumhuriyetle birlikte Kürtlerin Türkleştirilmek istendiğini, onların sindirilmesi için Varlık vergisi, Aşkale’de toplama kamplarına, imha politikalarına, Trakya’ya sürgünlere kadar homojenleşen militarist politikalar uygulandığını görmekteyiz. Dindar kesimin de bu militarist politikalar altında baskı gördüğünü söylesek bile, onların Kürtler kadar imha konseptine maruz kaldıkları söylenemez. Esasen, Kürtlerin mazlumiyetinden söz ederken onun yanına başka mazlumiyetleri de ekleme çabaları fazlaca ahlaki/samimi olmaz. Tıpkı, Kürt açılımı esnasında “Laz, Çingene, Gürcü… açılımı isteme çabaları gibi. Bununla olay yozlaştırılmak ve sulandırılmak istenmektedir. İmha edilmek istenen, tek tipleştirme projesine karşı çıktığı için yok edilmek istenenler Kürtlerdir. Peki Kürtler Müslümanların gündemine girmek için ne yapmalılar?

Yapılan zulümleri, haksızlıkları, adaletsizlikleri, çifte standartlıkları, hukuksuzlukları gördüğümüz, yaşadığımız ve duyduğumuz zaman, tepkisiz kalmaktan dolayı kendi insanlığımızdan utanıyoruz. Şahid olduğumuz her olay, daha öncekinden daha şiddetli travma etkisi yaratıyor. Ucu bize dokunsa da, özneyle aynı acıyı yaşadığımız söylenemese de, pragmatik davranmayan her insanda aynı etkiyi bırakacağını düşünüyorum. İnsan olan, aynı acıyı hisseder, utanır, zihninde canlanan manzara gözlerinin önünden kaybolmaz, şahitlikten adil aktörlüğe geçemediği için suçluluk duygusuna kapılır. Helikopterden, Silopi Tabur Komutanlığının ortasına atılan Kıbrıs gazisi unvanına sahip Fevzi Bayan’ın yakınlarının duymuş olduğu acıyı inşa edenlerin insanlık dışı konseptine karşı ne yapılması gerektiğini düşünür. Onu köyden götürüp kurşuna dizdiler ve ardından bir PKK’li öldürdüklerini duyurdular. Bu ve benzeri cinayetleri işleyen kurtlar çetesi Şırnak’ı cumhuriyet, Silopi’yi de başkent ilan etmişlerdi. Bu yeni cumhuriyetin yasası, hukuku yoktu. Herşey onların vereceği bir emre bağlıydı. Tıpkı illegal bir mafya örgütü gibi çalışıyorlardı. Tetikçileri, ihanetçileri, itirafçıları, paraları, imkanları, uluslararası bağlantıları, devlet baba gibi güçlü bir destekçileri var. Performansları artıkça, devlet tarafında daha fazla korunma alıyorlar, ödüllendiriliyorlar, üstün madalyalara layık görülüyorlar. Albay Arif Doğan, Binbaşı Cem Ersever, Albay Aytekin Özen, Binbaşı Cahit Aydın, Albay Nurettin Ata, Binbaşı Abdülkerim Kırca, Yüzbaşı Ali Yıldız ve Yüzbaşı Cemal Temizöz gibi yüzlerce omuzları gizli apoletlerle dolu olan üst düzey yetkili bu karanlık, kuralsız ve hukuksuz çetenin bir Polatı olarak faaliyet gösteren, kelle koparanlardan sadece bir kaçı. Bunların cinayetlerine karşı tepkisiz ve suskun kalmak adaletle bağdaşır mı? Devlet güdümlü medya, ulusal kesim ve bunlara sempatiyle bakan çevreler statükoya duydukları minnetle onların işlemiş olduğu cinayetlerden, zulümlerden büyülü bir şehir efsanesi ürettiler. Adaletsizlik ve haksızlığın örtbas edilmesi için, büyük bir illüzyon sergilendi. Bütün bunların kuyruklu bir yalan olduğunu bilmemize rağmen, Polat’ın kafa koparmasını imrenerek izledik. Kürtlerin geneline yönelik, onlarca diziyi normal karşıladığımız gibi, yapılan adaletsizliklere de alıştık. Elitlerimiz, aydınlarımız, entelektüellerimiz sustu. Adalet bu mu? Terör kelimesinin etimolojisini bütün ayrıntılarıyla inceleyen büyüklerimiz, klasik roteriği terk etmeme adına olanlara seyirci kaldılar. Sızlayan vicdanları susturmak için engin maviliklerin içerisinde, maceradan maceraya koşarak konjonktürel koordinatları dengelemeye çalıştılar. Oysa daha önceleri bize, “özgür yaşayamıyorsak kucak açarak, ölümü karşılamamamız daha iyidir” felsefesini empoze ediyorlardı. Bu kavram hep, dış coğrafyalar için geçerli sayıldı. Eleştirdiğimiz, düşünme ve bunu pratiğe aktarma alanındaki haksızlığın normal karşılanması metodolojisi, kafa karışıklığının neticesi olan bu anakronizmdir. Kendisi olamayan ve başkalarının da kendisi olmasının önüne bariyerler düzen bu ideolojik çorak refleksin, olayları yanlış okumasını eleştiriyoruz. İçinde bulunduğumuz travmatik durumu örtbas etmek için, saldırganca savunmalara başvurmak, başkalarını karalamak, kendilerine olan eleştirileri kutsallara yapılmış gibi lanse etmek, hakikatin bilgisini hakikatin kendisiymiş gibi izah edici pozlar takınmak, varlığını başkalarına düşmanlık üzerine bina etmek, önyargılarla başkalarına kılıf biçmek, haddi olmadığı halde başkalarına ders vermek ahlaksızlıktır, ukalalıktır, kendini bilmezliktir, bunu eleştiriyoruz. Bunu kim yaparsa yapsın…

Kürtler ile ilgili olarak da bu teo-sentrik, literalist paradigma aynı tutumu takip etmiş ve tarihi yanılgıya düşmüştür. Çorak refleksin etkisini biz yakından yaşıyoruz. Bundan dolayı, ne yapılmak istendiğini, ne yapıldığını ve sürecin nereye götürülmek istendiğini biz onlardan iyi biliyoruz. Travmatik bir sürecin bütün koordinatlarının ortaya çıktığı bir zamanda yaşıyoruz. Zulümler, adaletsizce politikalar devam ediyor. Ama ne yazık ki olayları gelenekleşmiş şekilde tek başına okumak, incelemek ve sadece uzmanları dinlemek yüreğimizi yakan acıyı hissetmeye yetmiyor. Bugün hükümeti ve dolayısıyla “kutsal devleti” kollama adına, dün söyledikleri devrimci jargon dahil birçok şeyi rafa kaldırmak zorunda kaldıklarını kabul etmeyen kesimler, farklı siyasi kulvarların baskın çıkan etkisiyle, çözümsüzlük içerisindedirler ve canımızı yakan sorunlar karşısında ciddi bir handikapla karşı karşıyadırlar. Onların içerisine düştüğü paradoks, saldırganca bir savunmayı da doğuruyor. Bu hepimizin sorunu. Bunu böyle kabul ediyoruz. Bundan dolayı bazılarının vurdumduymazlığına, ilgisiz görünmek isteyişine veya kullanılan dilin farklılığını bahane etmesine rağmen, ısrarla feryat ediyoruz. Artık yeter! Başımızı ellerimizin arasına alıp düşünelim. Nerede yanlış yaptığımızı, neden diyalogu koparmaya çabaladığımızı, bir kesimi neden ısrarla bloke etmek istediğimizi, hatalarımızı, içinde bulunduğumuz handikabı, bizi çaresiz gösteren paradokslarımızı, yeniden analiz etmemizin ve toplumda üzerimize sıçratılan kirli toplumsal lekeleri temizlemeye yönelik durum muhasebesini, eleştirisini şeffaf bir şekilde yapıp temiz bir sayfa açmamızın zamanı gelmedi mi? Realiteye gözlerimizi yumup, kulaklarımızı tıkamamız ve adaleti söylemekten kaçınmamız, sahip olduğumuz doğru bilginin etiğiyle bağdaşmaz. Dünya sağır, dilsiz ve kör iken biz de kendimize karşı aynı konuma düşmemeliyiz.



Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

















Copyright © KURDISTANA BAKUR-BIJI KURDISTAN Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2011-06-01 (826 Okuma)

[ Geri Dön ]



Bu Site Ali Usta tarafından yapılmıştır.


>Powered by Nuke-Evolution