Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.






07) Yakub Aslan:KÜRDİSTAN’DA YENİ DÖNÜŞÜM PROJESİ -31.05.2011

Kavramlar sanaldır, reel hiçbir yanı yoktur.


Kuşkusuz, seçim sıcak bölgede yaşayan bizler için birçok sebepten dolayı önemlidir. Ayrışma ve ötekileştirmenin yaygınlaştırıldığı bu süreçte, isabetli düşünebilmek ancak donmayı sağlayan yan etkiden kurtulmuş akılla mümkün olabilir. Akıl, ilahi mesajla ilişkisi açısından insan için en değerli bir varlıktır. Ancak, yeterince kullanılırsa. Böyle yapılmadığı taktirde, insanın kendine rağmen kendiyle savaşması ve aklı yok sayması neticesinde geliştirilen paradigma,


aklı izole eder ve akıl nefsin emrine girerek bütün alanlarda, dönüşme ve canileşme temayülleri gösterir. Cemaat paradigması içerisindeki aklı, kuşatma anlayış da böyledir. Akıl işlevsizleşir. Oysa Allah, akletmeyenleri rezil eder, üzerlerine pislik atar. Sosyal ve siyasal paradigma akla ihtiyaç duymayacak şekilde, biçimlenince kendi kutsallarını da üretir, alan hakimiyeti için hurafelerini örmeye başlar ve modernizmin, batı aydınlanmasının argümanlarını taşıyan dönüştürücü yapılanmasına kapılarını aralar. Bunda egemenlerin katkısı da büyüktür. Bir taraftan sekülarist düşünceyle kendi kutsallarını ürettiği ve hurafelerini ördüğü gibi, dominant söylemiyle kendisinden olmayanlar arasında kaos ve kompleks paradoksunu hakim kılmaya çalışıyor. Dünyevileşmenin sonucunu biçimlendiren sekülarizme karşılık, çeşitli korkular öne sürülerek muhafazakarlığının kaçınılmaz bir seçenek olduğu tezi kabul ettirilmeye çalışılıyor. AKP, pratik ve misyonuyla bunu yapmıştır. Sistem toplumun tamamına sekülarizmi dayattığı ve dönüşümü bu esas üzere gerçekleştirdiği gibi, kendi sistemini güçlendirecek dürüst ve güvenilir bir gücün de ancak muhafazakarlaşmış ve muhalif duruşlarını sürdürenleri de bu zemine çekebilecek bir kesimle yapabileceğini hesaplamıştır. Bu projeyi hayata yansıtabilecek en doğru tercih de AKP’dir. AKP, devletin kutsallığı anlayışıyla iktidarda olduğu günden bu güne kadar, devamlı olarak sistemin güçlenmesine çalışmıştır. Ekonomik, askeri, sosyal ve dış siyasette lider bir ülkenin bütün gereklerini yerine getirebilmek için muhafazakarlığı da araçsallaştırmıştır. Eğer dikkat edilirse bu dönüşümün, bizi de kuşatma altında tuttuğu ve düşüncelerimizde, pratiğimizde, duruşumuzda taraf olmamızı sağladığı rahatlıkla görülebilinir. Tekfir ve muhafazakarlık arasına yaşamış olduğumuz ironiler, modern formatta dizayn etmeye çalıştığımız paradigmanın yeni bir karakter olarak gündemimize yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Daha önceleri muhalefet ettiğimiz sistemin değerleriyle ve bünyemize yabancı olan yozlaşmış bir hayatla, AKP sayesinde barışık halde yaşamaya başladık. Rahatlamamızı sağlayanlara minnet borcumuzu, onu kendimizden görerek veya onun projelerinin içerisinde yer alarak, ödemeye çalışıyoruz. Seçime birkaç gün kala, –ürkeklik ifade etse bile- radikalizmin en sağlam kalelerinden AKP için onay çıkmaya başladı bile… Karşıtına düşmanlıktan beslenen bu tutarsız ve kirli faydacı tavır, yıllardır savunulan temel ilkelerin toplumda oluşturduğu güvenli duruşun savrulmasını, sorgulanmasını doğurmuştur. Özet olarak, “Devrimci İslam”, AKP eliyle muhafazakar Müslümanlığa dönüştürülmek istenmektedir… Dönüştürülüyor da.


Belirli ilkeleri ve bu ilkeler doğrultusunda hak-adalet esaslarına imani/vicdani değerlere bağlı olan bir duruş, dünyevileşme, korkuları aşamama, ötekileşme korkusu ve gizli duyguların aklı izole etmesi neticesinde muhafazakar bir zemine savruldu; netice olarak, devşirme bir duruş güvensizliğin ve ümitsizliğin abidesi haline geldi. Büyülü dünyadaki akıl donmasıyla oluşturulan bu yeni düşünme tarzıyla, gerçeklere, temel değerlere yabancılaşma başladığı gibi, Ortadoğu’da oynanan oyunlar ve AKP’nin bu konjonktür içerisindeki rolü de yeterince analiz edilemedi. Dönüşme ve devşirme siyasetin meşrulaştırılması çabaları, savrulmanın, yozlaşmanın, omurgasızlaşmanın, bozulmanın nirengi noktasını oluşturur. Kutsal devlet ritüeline dayanan bu çözülme, devlet karşıtı siyasetlerin darbe alması maksadıyla gösterilen çabalar, ritüelleşen misyonunun önüne çıkıyor. Hak-adalet ilkesinin tüketilmesi anlamına gelen bu tarihi paradoks, sadece seçim konusunda yapılmıyor. Sorunların bizi kuşattığı, canımızı yaktığı bu dönemde çözülmeye, savrulmaya, kendisine rağmen kendisiyle savaşmaya zemin hazırlayan omurgasız/pusulasız paradigma, çözümsüzlük, tutarsızlık ve mazlumdan/haklı olandan yana tavır alamama malullüğünü tarihe kayıt olarak düşüyor. Başkalarının aklını kullanarak, kendisini hüküm verme, aydınlanma merciinde gören bu tutarsız akıl, ahlaki olmayan her türlü duruşu ilkeselleştirme/araçsallaştırma çabasından da geri kalmıyor. Mücadele travmalarımızın nirengi noktasını oluşturan bu omurgasızlığın felsefi altyapısı oluşturulamıyor. Eskinin yerine üretilmeye çalışılan yeni modellerin, kavramların içi doldurulamıyor, gür ses çıkarıyor olsalar da içleri boştur. Çünkü bu kavramlar sanaldır, reel hiçbir yanı yoktur.

TAŞ ATAN ÇOCUKALARA KARŞI KAYA YUVARLAYAN ASKERLER


Son günlerde insanın iliklerini donduran bir başka olay, taş atan çocuklara karşı topyekun bir savaş başlatılmışken, radikalizm de dahil hiçbir kesimin cenazelerini almaya giden kalabalıklar üzerine büyük kayalar yuvarlayan askerin bu tutumu karşısında sağır sultan kesilmesiydi. Bozulmanın perçinlenmiş halidir bu. Devlet kendi vatandaşına böyle bir muameleyi reva görürken, sarı STK Donkişotları kargaların kanatları altına sığınmayı, ilgisiz kalmayı, umursamaz görünmeyi ahlaki bir duruş olarak görüyorlarsa, yanılıyorlar. Askerin halkın üzerine alışık olmadığımız bir şekilde kaya yuvarlaması, Müslüman camiada da tepki görmedi. Hatta görmezlikten gelindi, umursamaz tavırlar sürdürüldü. STK’lar, iman ve İslam eksenli duruş doğrultusunda, herkesten önce cenazeleri almaya gidebilir ve halkın üzerine taş atan askerleri ve buna göz yuman sorumluları ifşa edebilirdi. İnsan olmanın gereği bunu gerektiriyor. Oysa “hak, adalet, kardeşlik, itidal” teraneleri okuyanlar, aslında kendileriyle savaştıklarının farkında değiller. Olamazlar da. Başkalarının büyüsünü bozayım derken, ötekileştirenlerin büyüsüne kapılmışlardır. İnsan(!) belleği bu vahşeti unutmaz. Tarih sayfalarından silinse bile, ötekileştirmenin derin duygusunun dışa vurumu olan bu görüntü belleklerden silinmez. Aşağılama maksadıyla gerçekleştirilen bu vahşet, öteki olmanın ruhsalını inşa ediyor. Zalimler topluluğunun canı cehenneme!


Aşağılama eylemi ilk kez olmuyor. 1992 Ağustosunda da, PKK gerillaları pusuya düşürülmüş ve yüzlercesi öldürülmüştü. Gazeteciler, devletin propagandası olsun diye Hakkari Tugay Komutanı General Pamukoğlu’na müracaat ederek, resim çektirmek maksadıyla cesetlerin bir araya toplanmasını istemesi üzerine “ben askerime leş toplatmam!” cevabı verilmiştir. Dağ başlarında akbabaların, kargaların parçalamasına terk edilen cesetlere karşı devletin hukuki, ahlakı yükümlülüklerini yerine getirmemesi bir yana, ötekileştirdiklerini aşağılaması belleklerden nasıl silinecek? Bunlar Yunan, Rum, Rus değil! Bunlar bizim amcaoğullarımız, yeğenlerimiz, akrabalarımız… Hangi din, mazlumun dinini sorgulamış? “Leş” tabir edilen o cesetlerin sahibi siz olsanız ne düşünürdünüz?
Birkaç gün önce Mayıs 2011’de 12 PKK’li öldürüldüğü haberini duyduk. Bundan dolayı pek çoğumuz üzülmedik, çünkü bunlar bizim çocuklarımız değildi. Cenazeleriyle de ilgilenmedik. Konvoylar düzenleyip, cesetleri almaya da gitmedik. İstanbul’dan çatışma alanlarına konvoylar da çıkarmadık. Kendimizle savaş halinde olduğumuz için, bu bizim kendimizi aldatmamıza yönelik bir yalandı. O acı, öfke, ötekileşmenin verdiği travma acısı hiçbir zaman bizim büyülü dünyamızda gerçek olmaz. İnsan cesetlerinin dağ başlarında birer leş olarak bırakılmaları veya yasal sorumlulukları olan askerlerin, insanların üzerine kayalar yuvarlamaları, insanı duygularımızı da açığa çıkarmaz.


Devletin şefkatli yüzünü gösteren güçlere komutanlık eden Tümgeneral Mustafa Bakıcı, vurulan gençlerin cesetlerinin sınır ötesinde bırakılması emrini verilmesinin ardından, BDP teşkilatlarına telefon açılarak, “Gelin leşlerinizi alın” deniliyor. Leşin ne demek olduğunu bilmeyenlere açıklayayım: Leş, egemenlerin ötekileştirdiği, yok saydığı, aşağıladığı, sürekli imha etmeye çalışarak susturduğu, dönüştürdüğü, devşirme siyasetçilerle, korucu başlarıyla/Donkişotlarla etkisiz kılmaya çalıştığı insanların öldürülmüş haline verilen isimdir. Bunların aileleri, yakınları da potansiyel teröristtir… Devletin şefkatli yüzünü göstermek için, taciz ateşi, dipçik, cop, gaz bombası, taşlamanın yeterli olmadığını görüp, (terörist olarak algıladığı) halkın üzerine büyük kayalar yuvarlamayı görev telaki etmiştir. Vicdani, insani, ahlaki, imani algının önünü tıkayan, dışlanma, ötekileştirme, aşağılanma ve ayrışma duygularını körükleyen bu büyülü dünya, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen kirli bir paradoksu mutlak doğru olarak önümüze koymuştur. Acıyı, açlığı, vücutlarıyla zerre zerre tatmayanlar, susuzluğu en kavruk bir şekilde hissetmeyenler, kurşunları kanlarında yüzerken görmeyenler, ölümü kendi yüreklerinde koşturmayanlar, insanlığın çekmiş olduğu acılara her an şahit olmayanlar, kendilerini insanların dertlerinin zirvesinde feda etmeyenler, üzerlerinde uçan savaş uçaklarının, kobraların ne zaman bomba bırakacağı beklentisi içerisinde olmayanlar içimizi yakan ateşin acısını da bilemezler… Bilmeyecekler de.

CUMA NAMAZLARI VE DİYANET SAVUNUCULARI

Biz, devlete bağlı dinin meşru olmadığını, onun imamlarının arkasında namaz kılınmasının batıl olduğunu savunan bir gelenekten gelmeyiz. Devrimci dindarlığın, muhafazakar zeminde eritilmeye çalıştığı bir zamanda bunun fıkhını yeniden biçimlendirdik ve geride kalan bütün düşüncelerimizi formatladık. Bugünlerde diyanet ve Cuma namazlarının yeniden gündemde gelmesiyle bunu daha iyi anlayabiliyoruz. Diyarbakır’da özellikle BDP sivil inisiyatifi tarafından organize edilen Cuma namazlarına yönelik, “Bunlar namazdan ne anlar, cemaatin orta yerinde kadınlar namaz kılıyordu, bu Zerdüştler İslam’dan ne anlar, örgüt için namaz kılıyorlar, dini bölücülük yapıyorlar, katılım için halk tehdit ediliyor” gibi itirazlar veya genel anlamıyla sürdürülen karalamaların iyi niyetli duygular, argümanlar taşıdığını söylemek zordur. İtirazların, vicdani veya imani hassasiyetlerden kaynaklanmış olması makul karşılanabilir. Sistemin temellerini sağlamlaştıran muhafazakar hükümetin başbakanı Erdoğan cumalar konusunda konuşmaya devam ediyor: 'Bunlar, “devletin imamının arkasında namaz kılınmaz” diyorlar'... Orada da kendi imamları varmış, nasıl bir imamsa... Cuma, birliktir, beraberliktir; Cuma, ayrımcılık, ayrılık değildir. Ehliyet ve liyakat gerektirir. Bu ehliyeti ve liyakati kalkıp da 'Kürtlerin dini Zerdüştlüktür' diyenler mi belirleyecek?” Yapılan savunma din savunmasından çok devlet savunmasıdır, karşıtına düşmanlıktır. Bu fazlaca garipsenecek bir durum değildir. Ancak egemenlerin dışında kalanların, devletin bu dilini kullanması garipsenecek bir durumdur. Devletin dilini kullanmayalım da PKK’nin dilini mi kullanalım” diyenlere, “eyvallah!” diyorum… Değerlendirme hak ve adalet eksenlidir demek zordur. Bunun böyle olduğunu söylediğimizde kargaları bile güldüreceğimizi unutmayalım. Büyüleri bozmaya çalışanların bizi çekmeye çalıştığı büyülü dünya hep karanlıktır ve hiçbir güneş o galiz karanlığı yıkamaya muvaffak olamaz. Yalanın merhametsizce saldırıları karşısında hangi hakikat başını kaldırabilir?


Devlet geleneğini kutsama ritüelinden gelmiş olmak, karşıtına düşmanlıkla varlık ispatına çalışmak, bir kavme olan düşmanlıktan dolayı adaletsizlik yapmaktan kaynaklı ortak bir cephenin içerisinde dinin “saray kapısı”nin vesayettinden kurtulmasını hazmedemeyen Gülen, mili dindarlık, AKP ve muhafazakarlaştırılmış “derin din” sevdalılarının olduğunu görüyoruz. İtirazlar ve muhalefet dürüstlükten kaynaklanmıyor. Tamamen niyet okumalara dayanan analizlerdir. Seküler düşüncenin hakim olduğu söylenen bir kesimin, tesadüfen başkalarının öncülük yapması gereken bu rolü kapmış olması ve hayatında namaz kılmamış olanları bile böyle bir eyleme cezp etmesi dürüst ve bağımlı olmayan akıl sahiplerince ancak alkışlanır ve destek verilir. Bütün Kürdistan Müslümanlarının bu cumalara yönelebileceği korkusu ve endişesiyle, her tarafa bariyerler, mayınlar döşemeyi marifet olarak görenler, kimi zaman ahlaki olmayan ifadeler kullanmaktan da çekinmiyorlar. Daha önce savunduğumuz bir alanı, sırf bir kavme olan düşmanlıktan dolayı karalama, manipüle etme gayretleri ve olayın bütünündeki hakikati flulaştırma çabaları dürüstlük değildir, sanal magazinsel basitliklerle olayı küçümseme, alaya alma ve egemenlerin vesayetinin zayıflamasına ağıtlar yakma ahlakilikle de bağdaşmaz. İnkılapçı/devrimci ritüeli göz ardı etmek için, gerçekleri kapıldıkları kutsal devlet büyüsüyle örtmeye çalışmak ve bunun yanlış olduğunu söyleyenleri de “cin çarpmış” türünden tarif etmek veya küçümsemek ancak basit hedefler peşinde koşanların işidir. Kardeşim kıral çıplak… Olayın özeti bu kadar kısa…

İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ YENİ SÜRECİN AÇILIMI

Ötekileştirilen, küçümsenen alay edilen, imha edilmeye çalışılan bir ulus var ve hiçbir aidiyet duygusuna kapılmadan her onurlu, dürüst, kedisiyle barışık olan, kendi değerlerine karşı savaş açmamış insanın bu zulme karşı mücadele vermesi gerektiğine inanıyorum. Mazlumdan yana olmak ve zulüm kimden gelirse gelsin, mazlumun dinine, ırkına bakmadan dürüst bir şekilde zalimin oyunlarını bozmaya çalışmak her onurlu insanın boynunun borcudur. Dolayısıyla bütün bu zulümlerin kaynağı olan, hiçbir kural, yasa, hukuk, hak, adalet tanımayan zalimin yanında yer almak, onun dilini kullanmak, onun elinin güçlenmesi için her yönlü saldırı altında olan bir kesime düşmanlık üzerinden varlık ispatına çalışmak, zalimlere payanda olmak, onun yedeğinde her zaman kullanabileceği bir zemine savrulmak, istetme haline gelmek, saf ve temiz insanları galeyana getirip, kirli oyunlara alet etmek için samimi olmayan pusulasız duygusal organizelere başvurmak, hakikatleri büyülü yalanlarla örtmek ve… ve… bana ahlaki gelmiyor.


Erdoğan bile özel toplantılarda “Yarın Allah’ın huzuruna çıktığım zaman,’ bu hükümet döneminde neden partini büyütmedin, ülkeye şunu bunu yapmadın diye sormazlar. Kesinlikle bu dönem içerisinde Kürtlerle ilgili meselede ne yaptın?’ derler. Meclise, yaklaşık 70 milletvekili götürdüm, hiç birinin bu konuyla ilgisi yok. Hepsinin tek derdi ihale, para…” diyorsa, o zaman bu olayı ciddiye almak için ondan daha çok sebebimiz var. Biz belli hassasiyetleri olan özgür insanlarız. Türkiye, bizim açımızdan çok kritik bir sürece giriyor. Çözüm sağlanmazsa ve bu inatlaşmanın sonu getirilmezse sistem tasfiye yoluna başvurabilir ve bunun için de büyük kıyımlar yaşarız. Ötekileştirilen, her türlü işkence, baskı ve sindirmeyle karşı karşıya olan bir toplumun, bundan sonrasında başa dönmesi zordur. Elbette, ABD’nin dünyayı yeniden dizayn etme ve AKP’nin de bu proje içerisinde aktör olması veya sınırların yeniden belirleneceği şifrelerinin giderek çözülmeye başlaması, ileriye dönük ciddi projelerin hayata yansımaya başladığının sinyallerini de veriyor.


Sistem, yaklaşık otuz yıldır öldürmekle, işkenceyle, toplu kıyımlarla, faili meçhullerle, milis/korucu projeleriyle etkisiz kılamadığı bir siyasal hareketi uzun vadede bitirmeyi hedefliyor. Oyalayıcı, aldatıcı, parçalayıcı veya kendisiyle savaşacak yöntemlerle olayı geniş bir zamana yaymaya çalışan sistem, askeri alanda güçlendiğinden koruculara ihtiyaç duymayabilir. Bunun yerine parayla, ihalelerle satın alabileceği tetikçi (Hançer veya Şimşek timi gibi) özel Kürt birliklerinden, devşirme siyasetçilerden, finansını sağladığı STK’larının kuracağı ilişki ağı içerisindeki uydu sarı STK’lar vasıtasıyla etkisiz, yetersiz, altyapısız, yaptırımsız, kolayca susturabileceği grubları Kürt halkının temsilcisi olarak gündeme taşıyabilir. Çözüm, aklın doğasında olan bir malumu ilam etmek olacak ama söylemek gerekiyor, her şeyden önce dürüstlük ve hiçbir büyüye kapılmadan sadece Allah’ın rızasını gözetmek… Üzerinde çokça konuşulan, çözüm şartları belli olan bir meseleyi yeniden konuşmaya gerek de yok. Herkes kendi alanında kalmayı bilirse, başkasının alanına müdahale etmezse, hak talebinde bulunmasına rağmen hak taleplerini inkar edenin payandası haline gelmezse sorun çıkmaz. Varlığını karşıtına düşmanlık üzerenden biçimlendiren bir düşünce tutarsız, pragmatik, kendisiyle çatışan, kedi değerlerini unutan bir zemine savrulmaktan kendisini kurtaramaz. Faydacı bir anlayıştan kaynaklanan saikler, hedefe ulaşmada her türlü kirli ilişkiyi mubah hale getirir ve bu insanda sıradanlaşır, normal bir hal alır ve hatta bunun pratik fıkhı bile üretilir. Hak, adalet, dürüstlük, doğru, sahih ilkesinden uzaklaşan, sihirli kavramların üretimini kurgular ve bu alanda çaba sarf eder. Dün değer verdiklerini, tıpkı solcuların geçmişte “çember sakal, doksan dokuzluk tespih ve takunya” ile Müslümanları mizahlaştırdığı tarzda, yakınındaki insanları elindeki tespihinden veya Türkçeyi düzgün konuşmamasından dolayı aleni bir şekilde alay konusu yapar. Yüzde doksan dokuzunun Kürt olduğu bir mecliste sadece kendisi Kürtçe bilmediğinden, bu dilde konuşan birini azarlar ve daha sonra yaptığı yorumlarda, kendisini Diyarbakır zindanında işkence altında hissettiğini açıklayarak bu durumu izah etmeye çalışır. Mayınsız, korkusuz, bariyersiz bir zeminde kendi sorunlarımızı konuşmadığımızdan içinde, bulunduğumuz bu garip halin fotoğrafını da çekemiyoruz. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz hal sanallaşıyor, gerçeğimizle hiçbir ilişkisi olmuyor. Hakikatten uzaklaşacak şekilde kirli bir düzeneğin içerisinde sıkışıp kalıyoruz.
Zihin bulanıklığı, çözümsüzlük, toplumsal sorunlara dürüst modeller üretememek handikabını, korkmadan, başkalarının aklıyla hareket etmeden, hak-adalet olgusunu devreye sokarak, durduğumuz yeri yeniden gözden geçirerek aşabiliriz.

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

08)










Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2011-06-01 (1438 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution