Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.







01) Bülent Tekin / NTV'de yazı işleri- / 05.09.2009





Türkiye 85-90 yıldır olanlar bu devekuşu hikâyesi gibidir. Türkler Kürtlere, “Siz Türksünüz!” demişler. Kürtler: “Biz Türkçe bilmiyoruz!” Türkler: “Siz vatandaşsınız o halde!” Kürtler: “Verin vatandaşlık haklarını!”İşte böylesi bir diyalog var. Kürtleri Türkler eğer vatandaş sayıyorsa, vatandaşlık haklarını vermesi gerekiyor. Vatandaşlık da herkesin her konuda eşit olmasıyla olanaklıdır.


NTV'de yazı işleri

Bülent Tekin


25 Ağustos’ta NTV’de-Diyarbakır Erdebil Köşkü’nde-Ruşen Çakır’ın konuklarından biriydim. Kürt Açılımı üzerine konuştuk. Aslında Kürt Açılımı’nın bir demokrasi açılımı olduğunu söylemek daha doğrudur. Kimse bu açılımdan bir bölünme, bir başka çıkarım çıkarmasın. Zaten biz de NTV’de eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet istemlerimizin çağrısını yaptık. Ülkede bir bölünme korkusu var. TSK’den CHP’ye, MHP’ye kadar herkes ülkenin yapılacaklarla bölüneceğini düşünmektedir. Oysa yapılacaklar dahi tam olarak bilinmemektedir. Aklıma bir devekuşu hikâyesi geldi. Devekuşuna sormuşlar: “Sen deve misin?” “Heee!” demiş böbürlenerek. “Al şu yükü kaldır!” demişler. “Yok, ben kuşum!” demiş. “Hadi uç o zaman!”demişler. “Yok, ben deveyim!” demiş bu kez.


Türkiye 85-90 yıldır olanlar bu devekuşu hikâyesi gibidir. Türkler Kürtlere, “Siz Türksünüz!” demişler. Kürtler: “Biz Türkçe bilmiyoruz!” Türkler: “Siz vatandaşsınız o halde!” Kürtler: “Verin vatandaşlık haklarını!”İşte böylesi bir diyalog var. Kürtleri Türkler eğer vatandaş sayıyorsa, vatandaşlık haklarını vermesi gerekiyor. Vatandaşlık da herkesin her konuda eşit olmasıyla olanaklıdır.


Temsili demokrasilerin gereğidir her kesimin temsil edilmesi. Kürtlerin de yurttaş olarak temsil edilme hakkı vardır. Esas nokta burasıdır. Kürtlerin bu topraklarda kendilerini Kürt görmeleri bir korku yaratıyor. Bölünme korkusuyla bu kez farklılıkları güvenlik sorunu olarak görüyoruz. Asker parti gibi-üstelik silahları olan bir parti gibi-davranıyor. Oysa demokrasilerde asker bu kadar konuşmaz. Bu ülkede Türk de vardır, Kürt de vardır. Hatta başka ırklar ve dinler de vardır! Eşit hak ve özgürlükler içinde herkes bu ülkede kardeşçe yaşayabilir. Bizim de NTV’de söylediğimiz buydu.


Kürtler devekuşu misali gibi, deve kadar güçlü olmadığı için ağır yük taşıyamaz, bir kuş kadar da hafif olmadığından uçamaz durumdadır. Burada bir yanlış vardır! Bunu düzeltmek de herkese düşer. İki şey arasında kalmış Kürtleri bir düzlemde (kategoride) tutmak gerekir. Bu düzey (kategori), eşit yurttaşlıktır. Bu da ancak eşit hak ve özgürlüklere kavuşmakla olur. Bölünme paranoyasını bir tarafa atarak demokrasiyi savunmak gerekir.


Aslında demokrasi herkese lazımdır ama en ilk ezilenleredir. Çok susamış bir aile düşünelim, herkes susuzluktan ölmek üzere, bu ailede ilk su yudumu çocuğadır. Babanın, annenin de suya ihtiyacı vardır ama bu durumda su-en acil-çocuğa gerekir. Çünkü en zayıfı, en güçsüzü çocuktur. Demokrasi de herkese gerekiyor ama ülkemizde en ilk-ezilen olarak-Kürtlere gerekir. Bu ihtiyaçtan, zorunluluktan kaynaklanan bir durumdur. Demokrasi Genelkurmay Başkanına, Başbakana, Cumhurbaşkanına da gerekiyor ama onlardan önce korumasız olan sıradan yurttaşlara gerekir. Bundan dolayı kimse bizim demokrasi, özgürlük, hak, hukuk istemlerimizi bir paranoyayla yanlış anlamasın. Tüm taleplerimiz hiçbir şeyi kırıp dökmeden bu toprakların insanları içindir. NTV’deki açıklamalarımız bu topraklarda toplumsal barışın sağlanması içindir. Bizim yaptığımız bir yazarın yazı işleri’dir.


Bülent Tekin / btekin1954@mynet.com


02) BÜLENT TEKİN / İYİLER VE KÖTÜLER /11.09.2009





Biz yine yazımızın başında anlattığımız diyaloga gelelim. Ölüm ve hayat hem birbirinin parçası ve inkârı(dır). Hayatı seçecek bir devlet kararı gerekiyor, gözleri fırfır dönen hoyrat gençlerimizi hayatta bırakacak. Ölümü doğal sırasına itecek bir büyük düşünceye gereksinim var. Daha yeni acılara ve ölümlere yol açacak kirli savaşı bitirecek ve (insani) eşitlik temeline dayalı olarak Kürt sorunu çözmek ancak böylesi bir düşüncenim ürünü olabilir.


Amerikalı bir romancı olan John Steinbeck’in (1902-1968) “bitmeyen Kavga” adlı romanında parti üyesi Mac ile sempatizanı (o anda Mac’la beraber grev yönetmektedirler) Jim arasındaki diyalog oldukça ilginçtir. Jim: “Mac, eğer bize gerekli olan topu topu bir parça kansa, şu sargıyı çıkarıp (omzundan yaralanmıştı) yaramı kanatabilirim.”(…)Mac: “Yo olmaz öyle şey. Sen duydun mu hiç köpek satın almak isteyen kadının öyküsünü? Kadın sormuş. ‘Emin misiniz bu köpeğin safkan olduğuna?’ Satıcı hemen cevabı yapıştırmış: ‘Hey Oskar! Şu köpeğin kanını akıt da hanımefendi görsün!..’ ”

Ülkemizde bugünlerde bir barış ortamından söz edilmektedir. Dökülen kanı durduracak toplumsal bir barışın sağlanması düşünülmektedir. Ne var ki sanki birileri barışın sağlanması için ne kadar safkan döküldüğünü kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu nasıl bir barış projesidir ki Mehmetçik’in kanının dökülmesi istenmektedir. Bu durum tam da Steinbeck’in Bitmeyen Kavga’sındaki (anlattığımız) diyaloga benzemektedir. Son terörist öldürülünceye kadar operasyonlara devam düşüncesi barışı kesmek, onu kuşatmak gibidir.

Silahları arkamıza alıp yürüyelim. Karşımıza çıkarlarsa nallayalım! Silahlarla yürümek, silahla barış operasyonu, ölen gariban çocukları ve onlara taziyeler yapmak. Silahlarla, sert adımlarla yürüyelim, tek terörist kalmayıncaya kadar marş marş! Barışın böyle yapılacağını kim size söyledi? Vurulmadan önce bir çocuk gibi gülen Mehmetçik’in vurulma anını hiç gördünüz mü? Alnına veya çenesine gömülen merminin yarattığı kan dereciğinin aşağıya, boynuna, göğsüne doğru akarken sıcaklığını ve daha sonra ölümün soğukluğunu hiç hissettiniz mi? Siz sadece bayrakla örtülü tabutların dışına baktınız. Tabutun içinden bir haberiniz var mı? Tabutta yatanı doğuran ana-babanın geberesiye üzüntüsünden haberiniz var mı?

AKP hükümetini uyarıyoruz: Savaşı kutsayarak ve Anayasa’yı değiştirmeden barış yapmak zordur! Siz, size sözde muhalefet yapan muhalefet parti liderlerinden farklı düşündüğünüze gerçekten eminseniz eşitlik, kardeşlik, özgürlük, adalet temeline dayanan demokratik, barışçıl çözümü tek başınıza dahi yapmalısınız. Eğer onlardan bir farkınız varsa tabii! Savaş isteyen muhalefet liderlerinden birer bölük yapıp ön saflarda onları savaşa yollamak gerekir. Trampetlerin “Tam-tara-tamtam” seslerinin eşliğinde etrafa korku vermelidirler! O ne cümbüş olurdu! Tabii tüm bunlar savaş isteyen/istemeyen ayırımına göre olmalıdır. O en yaşlıları ya da en zayıfları veya en uzunları, ötekilerinin önünde, belki de top arabalarının arasında avazları çıktığı kadar bağırmalıdırlar. Değil mi ya, tüm kötü insanlar bir araya gelip tek güç olmuşlar; o halde iyi insanlar da bir araya gelip tek kuvvet olmalı(lar).

Biz yine yazımızın başında anlattığımız diyaloga gelelim. Ölüm ve hayat hem birbirinin parçası ve inkârı(dır). Hayatı seçecek bir devlet kararı gerekiyor, gözleri fırfır dönen hoyrat gençlerimizi hayatta bırakacak. Ölümü doğal sırasına itecek bir büyük düşünceye gereksinim var. Daha yeni acılara ve ölümlere yol açacak kirli savaşı bitirecek ve (insani) eşitlik temeline dayalı olarak Kürt sorunu çözmek ancak böylesi bir düşüncenim ürünü olabilir. Bu düşüncenin temeli de insan sevgisidir. Sevmek, herkesi sevmek, Türk’ü, Kürt’ü, kendini ve hatta düşmanı sevmek! Tanrısal bir sevgiden bahsediyorum.

BÜLENT TEKIN / btekin1954@mynet.com


03) BÜLENT TEKİN / YAZIL(A)MAYANLAR ÜZERİNE /17.09.2009





Marmara ve İstanbul’da meydana gelen sel felaketi(!) 30’un üzerinde yurttaşımızın ölümüne neden oldu. Bu durum ülkemizin nasıl çarpık yapılaşma içinde olduğunu gösterir. Dere kenarlarını iskâna açan bir İstanbul belediyesi ile sel, deprem afetleri kader olarak gören AKP hükümetinin (niye yalan söyleyeyim diğer belediye ve hükümetleri de burada anmak istiyorum) yurttaşlarına nasıl bir yaşam yakıştırdıklarını anlamak zor değil.


Eğer bu felaket İstanbul’da bunları yapıyorsa Ardahan’da, Sinop’ta, Hakkari’de neler yapmaz. Felaket uzmanları (tellalları mı demeliydim?) bu felaketi de diğer konular gibi TV’lerde anlatmasını bildiler. Biz zaten olanlardan sonra yorum yapmasını bilen ülkeyiz. Felaketler Allahtan gelir ama ondan uzak durma da insanın elindedir. Bu felakete hiçbirimizin üzüldüğünü sanmıyorum: Çünkü-sayemizde-felaketten sonra istifa eden belediye başkanı ya da bir bakan olmadı.

Ülkemizde TV’ler an geçmiyor ki (son dakika) haberleri vermesinler. Kim ne söyledi, kimler neler yaptı, neler oldu! Haber manyağı olduk. Bir alay haber kirliliği (dezenformasyon), bir alay yalan dolan ve bir damlacık doğru bilgi. Nerdeyse horozun üürü-ü’sünü bizde haber yapacaklar. Halkı çıkar adamlarının yararına yönlendiren (manipülasyon) uzman denilen hep aynı adamlar! Yorumlarında gerçeği saklama var uzmanların, gerçeği içlerine gömme ve halka kulağa hoş gelecek sözler söyleme(k) de. Muhalefetin yaptığı gibi yana yakıla ah vah etmenin de bir yararı yoktur. Burada gerçek olan şudur: İster dinsel ister de seküler anlamda düşünün, bir ırkın diğer bir ırktan üstün olmadığıdır. Yani en basit şekliyle tüm insanlar eşittir.

Kürt Sorunu’nun konuşulmayan, anlatılmayan ama söylenmeyen gerçek yönleri de vardır. Bunların saklanmasının doğru olduğunu düşünmüyorum. Kanal D’nin özel Kürtçe TV’lerin yapacağı yayınla ilgili yaptığı habere baktım: Diyarbakır’da kafasında takke, şalvarının üstünde keten bir ceket giymiş yaşlı bir insana, “Kürtçe TV istiyor musunuz?” gibi bir soru soruldu. Yaşlı adam haberciye (muhabire) bakmadan “İstemiyorum!’” deyip çekip gitti. Suratı asıktı. Burada böyle bir gerçek vardır: Devlet Kürtleri asimile ede ede-Türkleştirmese de!”-değiştirmiştir. 85-90 yılın sonucudur bu. Türkçe çarşıda, sokakta, şehirde karşısına çıkan ve-zorunlu olarak-kabullendiği bir dildir. Devletin resmi dilidir. Şimdi şartlar yumuşamıştır ama adam bir kez Kürtlüğünden endişe duymaktadır. Bunun nedeni sosyal, psikolojik ve ekonomik sorunlardır. Kürt sorununun çözümü konuşulurken, yoksul-varsıl Kürt gerçeğine hiç değinilmiyor. Belki de habercinin sorusunu “İstemiyorum!” diye yanıtlayan yaşlı Kürt büyük bir ekonomik sıkıntı içerisindedir. Yoksulluk, fakirlik, fukaralık insanı insanlığından edebilir. Yoksul adam o an Kürtlükten çok açlığı düşünmüştür.

Ülkemizde Kürt sorunu demokratik bir açılımla çözülmek isteniyorsa Diyarbakır’da TV muhabirine sert yanıt veren yaşlı Kürt’ün psikososyal, ekonomik sorunlarının çözümü düşünülmelidir. Söz gelişi Osmanlıdan beri Kürt ağa ve beylerine binlerce dönüm arazi vererek düzeni sağlayan devlet anlayışını (feodalizmi) desteklemekten vazgeçilmelidir. Bugün aşiretlerin belli insanlarında-aşiret mensuplarının çoğu yoksuldur-olan bu verimli topraklar mutlaka bir toprak reformuna tabi tutulmalıdır. Unutulmasın ki bugün bu verimli toprakları ellerinde tutanlar bu topraklara para sayarak sahip olmamışlardır. Bu topraklar, bugün sahip olanların cesaret, adam dövme, öldürme, kaba kuvvet, fert sayısı özellikleriyle zorla, yalancı şahitlerle, devlet desteğiyle, köylere gelen kadastroyla tapuya dönüşmüştür. Bu haksızlık Kürt Açılımı yapılırken, yoksullara sahip çıkma, sosyal adaleti sağlama açısından da düşünülmelidir.

AKP ülkemize tam demokrasiyi getirmek ve Kürt sorununu çözmeyi samimi olarak istiyorsa pis eşkıya, terörist, tehlikeli adam korkularını bir tarafa bırakmalıdır. Bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerin önünü açmak gereklidir. Ve bunların yanında yoksulluğu yıkacak sosyal adaletçi ekonomik önlemlerin uygulanması gerekir. İnsanların yaşaması için gerekli olan topraklara zor ve kurnazlıkla sınır koyup çitleyenlerin gaspına son verilmelidir. Kültürel ve sosyal hakların ekonomik haklarla mutluluk yaratacağını düşünüyorum. Sermaye ile emeğin çıkarlarının ortak olduğu masalından vazgeçmek gerekiyor.

İnsanların aç açık kalmamasını, yuvalarında insanca yaşamalarını isteyebiliyor muyuz? İnsanlar kendi kültürlerini ancak bu şekilde rahat yaşarlar. Televizyon muhabirine ihtiyar adamın belli belirsiz şeyler mırıldandığını duyduk. O “istemiyorum”u önce hiç anlayamadım. Sonra aç açık yaşayan milyonlarca insanı getirdim aklıma. İşte o zaman anlayabilirdim belki o belli belirsiz sözleri. Her insanın kapılacağı bu tür duygulara eğilip kulak vermeliyiz.

Bülent Tekin / btekin1954@mynet.com


04) BÜLENT TEKİN / VATAN, MİLLET, DİYARBAKIR! / 01.10.2009




Siyaset varsılları, yoksullar, namus cinayetleri ve varsıllığına güvenip işlenen cinayetler! Fuhuş! Yoksulun fuhuş rezaleti ve varsılın su yüzüne çıkmayan günahı! İnsanların hayhuyu almış yürüyor. Önce Kürt açılımı dediler, sonra Demokratik Açılım, yeni adı-şimdilik!-Milli Birlik Projesi! Ulan, vay canına yandığım be, esas duruş! Tüfek omuza! Ömrümde bu kadar çok yanardöner laf gördüysem, ben ne olayım! Sonunda-helal olsun size!-Hülya Avşar’a dahi bedava reklâm yaptırdınız!

Orgeneral Başbuğ Mardin gezisinde Kürt açılımında yapılacak bir şeyin olmadığını açıkladı. Kürtçe eğitim yok! Televizyonlardaki tartışmaları (aydınları) seyretmeyin! Kimse merak etmesin, ülke bölünmüyor! Askerin bu kadar çok konuştuğu bir başka Avrupa ülkesi var mıdır? Korucu köy, ağa ve muhtarlarının sıradan Kürt köyleri gibi gösterilip, televizyonlarda gösterilme başarılarını yadsımıyorum! Vatan, millet, Sakarya, Dicle, Fırat, Diyarbakır! Sanırım AKP hükümetinin söyleyemediği slogan bu olmalıdır. Kim bilir, 80-85 yıldır yapılan vatan, millet, Sakarya edebiyatına Dicle, Fırat, Diyarbakır’ı ekleyerek aynı edebiyata imaj yaratılmak isteniyordur.

Genelkurmay Başkanının Kürt ağaları ile ilgili sözüne gelince: Bu ağaları halkın başına bela edenler Osmanlı ve ondan sonra da Cumhuriyet yönetimleridir. Feodalizmin tasfiyesi engellenerek, kamunun arazileri aşiret reisleri ağalara, beylere verilerek sistem korunmak istenmiştir. Bu rant sistemi toprak ağalarını hızla varsıllaştırırken oligarşik cumhuriyette al gülüm ver gülüm esasına dayanan bir huzur sağlanmıştır. İşbirlikçi toprak ağaları her türlü imha ve inkârın yerli ayakları olmuştur. Bu tip köylülük ve aşiret yapısıyla bugün 60 bin korucu başka bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Başbuğ böylesi bir ağalıktan mı bahsediyor?

Aydınların dinlenilmemesini istemek de ayrı bir tuhaflıktır. Resmi devlet görüşünün dışında hiçbir düşüncenin hayal bile edilmemesidir. Bir gün bir arkadaşım anlattı: “Rüyalarımda Kürtçe konuşurum. Rüyalarımda ailemle, akrabalarımla, arkadaşlarımla Kürtçe konuşurum. Eğer bir valiyle ya da başka bir bürokratla (rüyamda) konuşursam-Kürtçe bilmiyorsa-Türkçe konuşurum. Bunun ilk ayırdına vardığımda babama sordum: ‘Rüyalarında hangi dille konuşursun?’ ‘Tabii ki Kürtçe konuşurum! Neden sordun?’ diye yanıtladı.” Biz bu insanların anadil ve kültür yaşamlarının ifasını engellersek onların rüyalarını nasıl engelleyeceğiz? Bu doğru ve insani bir tavır olabilir mi?

Kimse bu ülkede bir şeyler uğruna savaşma isteği duymamalıdır. Ölü sevici bir toplum olmak istemiyoruz. Irkçı ve şovenist düşüncelerce sıkış tıkış edilen toplumun soğukkanlılığı yok edeceğini düşünüyorum. Toplumsal barışın önü açılmalıdır. Toplum en çok barışa hasrettir. Kimse oğlunun ölüsünü öpmek istemiyor! Ölümü doğal akışı içinde kabullenmenin yolu barıştır. Gel zaman git zaman-her şeye karşın!-bir gün barış sağlanacak(tır).

Biraz barıştan söz etmek istiyorum. Öyle pespaye bir duygu değil, yüce, yüksek bir duygudur. Varken güzelliğini pek fark etmediğimiz, yanı başımızda görmediğimiz bir güzelliktir barış. İnsanın kendi eşinin güzelliğini gör(e)mediği bir durum gibidir. Ama o yokken özlem duyduğumuz, uğruna ölebileceğimiz bir güzelliktir. Eşimiz kadar sevebileceğimiz bir güzellikten, barıştan söz ediyorum. Doğrusu aranırsa, biz bu son günlerde dahi barışı bir kadın güzelliğine benzetmiyoruz. Gözlerimizin önüne dağlar bir heyula gibi dikiliyor, barışı (güzelliği) göremiyoruz.

Bazen bir şeyden umudumuzu keseriz ki, bakarız ki o şey gelir. Barış ta bunun gibi olmalı. Hiç beklenmedik anda, ummadığın bir hükümet getirebilir. O ummadığın hükümet zar zor da olsa bu işi başarabilir. Neden olmasın? Yeter ki isteyelim, o beklemediğimiz şeyi (barış şansını) isteyelim. Başka türlü düşünceler, askeri, politik bakışlar, küçümsemeler, büyüklenmeler, maceralar-insanın ağzı varmıyor ya!-savaş bölgesi yaratabilir. PKK ordumuz’a (TSK’ye) zaferler getirmek için kurulmadı. Ordumuzun hedefi başka türlü büyük amaçlar taşımalı. Dağlarda yeşil ormanların ve bembeyaz derelerin üzerinde masmavi gök kubbenin olması daha güzel olur. Yani dağlarında savaşın olmadığı, kimsenin ölmediği bir ülke istiyorum.

BÜLENT TEKİN / btekin1954@mynet.com


05) BÜLENT TEKİN / TEK TİP ELBİSE -19.01.2011





Başbakan’ın Meclis “bütçe” görüşmelerinde söylediklerinden sonra AKP’nin ırkçı ve tekçi zihniyette CHP ve MHP’den farklı olmadığı ortaya çıkmıştır. Türk-İslam zihniyetli Amerikan İslamcısı AKP, Türk-İslam zihniyetli ırkçı MHP ve şoven milliyetçi-devletçi CHP varken tabii ki Kürt meselesinden nemalanan bir BDP olacaktır. AKP’nin MHP’den-iktidar nimetleri dışında-farkı kalmamıştır. CHP’nin “sol” kelimesini ağzına alması suçtur.


Deniz Gezmiş, Che Guevara isimlerini ağzına bile almamalıdır. BDP de Ufuk Uras ve Akın Birdal gibilerini-kendi oylarıyla hayatta seçilemeyecekleri-seçtirerek Türkiyelilik yapmaya çalışıyor. Oysa bu işten kârlı çıkan milletvekilliliği unvanlarını kazanan Uras ve Birdal olmuştur. Türkiyelilik sağlanamamıştır. Zaten bu tip işlerle Türkiyelilik filan olmaz. Böylesi işlerle olsa olsa şirket ortaklığı gibi şeyler yapılabilir.

AKP Diyanet’ten (Türkiye Diyanet Vakfı) kadınları kovdu. Anlaşılan Ayşe Sucu ve başı açık 28 kadını İslami kadın saymıyor. Evde, işte, siyasette erkeğin (baba, oğul ve erkek kardeş) kölesi olacak kadın tipini esas alıyor. Peki, AKP vitrinindeki bayanları nasıl değerlendirmeli o halde: Ortaklık amaca ulaşıncaya kadardır. Hem Türkçü ve hem şeriatçı olmak gereklidir. Allah’ın şeriatını asla talep edemezler. Onlarınki kulun (erkeğin) şeriatıdır. Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut lafından nefret ederler. Bakmayın Arnavut filan dediklerine. Lapsuslarında şu vardır: Türk ve Sünni İslam! Tüm bunlar AKP’nin pratiğinden çıkmaktadır. Söylemleriyle de Avrupa’yı ve bizleri-mevcutlar içinde en demokrat olarak!-kandırabilmektedir(ler). Helal olsun, iyi rol kesiyorlar!

Kürt Açılımı olarak bilinen-sözde-Demokratik Açılım’ın suyu çıktı. Vermeyeceğin şeyi niye açıyorsun kardeşim? Devlet olarak asimilasyon, yok etme, inkâr gibi bir tavrın olabilir belki. Ama kalkıp, çok yanlış şeyler yapıldı, Kürtler de yurttaşlarımızdır, dediğinde, öncekilerden farkın olmalı(dır). Bir farkın yoksa neden ağzına alıyorsun: Tahrik ve (daha) olumsuzluk yaratmıyor musun? Sizi Batman’a götürmek istiyorum (Son zamanlarda olan bir olaydan bahsedeceğim): Kürtçe adı “Zağora” olan Kesmeköprü-1 Köyü bir sabah uyandığında köyün trafik tabelasında adının “Urganlı” olduğunu görüyor. Aynı şey Kürtçe adı “Zeriye” olan Kesmeköprü-2 Köyü’nün başına da gelmiş. Onun da (yeni) adı “Kılıç” olmuş. Bir gazete bunu yazdı. Sanki İstiklal Mahkemelerini anımsatan isimler. İdam sehpalarını ve kelle koparmayı çağrıştıran isimlere bakın bir! Ne değişen ve demokratikleşen bir ülkeyiz, değil mi? Ne kadar çok demokrasi ve insan hakları yanlısı bir hükümetimiz var, Allah korusun!

Ülkede iyi şeyler sanki kötü şeyleri kamufle etmek için yapılıyor. Alevilerin yakıldığı Madımak Oteli’nin kamulaştırılması, faşizmin işkencehanelerinden Ulucanlar Cezaevi’nin müze yapılması kafa karıştırıyor. Senin polisin kadın, öğrenci, işçi dövüyor! Memurlar ve işçiler Türk-İslam Sentezi’ni (tıpkı sizin gibi) savunan sendikalarda örgütleniyor. Üniversiteler özgür ve bilimsel düşünce yerine iktidar yanlısı görevler üstleniyor. Memlekette içki yasağı var! (İçki içmediğimi de söylemek isterim.) Tek taraflı bir medya ve tek tip sivil(!) toplum örgütleri oluştu. (Topluma giydirilmek istenen tek tip elbise faşizm değil de nedir?) Polisin copladığını oran-orantı’yla anlatan valilerin, bakanların var. Oran-orantı’yı-kendiniz yaşamadıkça!-anlayamazsınız beyler: Sizin (milletvekili-bakan) maaşınızı asgari ücretle değiştiren olsaydı (orantı’yı bilmem ama) oran’ı anlardınız belki. Ya da salt kredi parasıyla okuyan bir öğrenci olarak coplandığınızda. Ne dersiniz, bir günlüğüne de olsa yoksul bir öğrenci veya asgari ücretle geçinen biri olur musunuz?

bulenttekin47@gmail.com










Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2011-06-06 (1205 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution