Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   Röportaj/İranlı Büyükelçi:Kürdistan çok önemli bir jeopolitik merkez   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (09) HER BÎJI KURDİSTAN   Ibrahim Güclü:PDKê, Divê Ji Derveyî YNKê û Goran Hikûmetê Ava Bike   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (09) HER BÎJI KURDİSTAN   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   İsmail Beşikçi:Duhok-Hewlêr Gezisi   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (10) HER BÎJI KURDİSTAN   YENİ HABER, NÛÇA NÛ (07) HER BÎJI KURDİSTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.

10) Yakup Aslan: AY?N-14.09.2011




10) Yakup Aslan: AYİN-14.09.2011





İbrahim’in ilaçlarıyla ilgili eve bilgi verdikten sonra, akşam sünnet vesilesiyle biraraya gelmenin sonunda oğlumun, ağrılardan dolayı bizi sabaha kadar uyutmayacağını hesaba katmadan, sabah erkenden arkadaşlarla buluşup Akdamar adasındaki ayine gitme kararına rağmen, güneş doğduktan sonra belki uyanmazlar ve gitme iptal olur ümidiyle boşuna başımı yastığa koyduğumu gelen telefonla anladım.

Kısa bir süre sonra arkadaşlar, cep telefonuma ulaşamayınca evden aradılar. Kaçınılmaz olarak kervana katıldım. Tarihten tevarüs edilen, devletin kendine biçtiği ve tebaasına da yansıtmak istediği bir model olarak “egemen ırkın üstünlüğü ve diğer kavimlerin yok olmaya, erimeye, hizmetçi olmaya mahkum oldukları” sistemli retoriğinin Türkiye halklarını getirdiği yeri, yansıtması açısından, bugünün Akdamar kilisesindeki ayin çok önemli.

Sistem, dünyadaki ve ülkedeki tepkileri kısmen olarak da olsa zayıflatmak maksadıyla drenaj kanalları açma endişesiyle, demokratikleştiği, medenileştiği görünümünü vermek için, ulusal cephedeki tahammülsüzlüğe, bahane bulmalara rağmen Ermenilere yılda bir kez Akdamar kilisesinde ayin yapmaları izni veriyor. Daha önce bu topraklar üzerinde yaşamış olan Ermeniler konusu zor ve netameli, tarihsel paradoksal travmalar içermektedir. Onların kendi eski topraklarındaki bir kiliseye izinle gelmeleri tarihsel bir paradoks…


Motora biniyoruz ve denizin maviliklerine dalıyoruz. Başka âlemlerde gezinme zevkimizi elinde eski bir fotoğraf makinesiyle motorun önüne doğru ilerleyip oturan yaşlı bir bayan bozuyor ve gözlerini adaya dikmiş halde donup kalıyor. Ne hareket ediyor, ne konuşuyor. Öyle bir duygu anaforuna giriyoruz ki, hıçkırarak ağlamamak için kendimizi zor tutuyoruz. Leçeği altında ağarmış saçları, denizin serin rüzgârında dalgalanıyor. O ise hareketsiz. O sakin ama tevazu dolu yaşam tarzını sembolleştiren vakarlı duruşu, bu topraklarda Allah’ın kullarının şımararak birbirlerini katletmesinin acısını rivayet ediyor. Hayat fışkıran bu toprakların üzerinde egemenlik oluşturulmak adına düşmanlıkların, öfkenin, kinin nasıl yeşertildiğini anlatıyor. Yaşanan bu insanlık paradoksunun insan ruhsalında oluşturduğu derin travmalar, güçsüzlük psikolojisini üretmiş. Gördüğümüz manzara bunu en açık haliyle rivayet ediyor… Çektikleri acının yasını tutmaya, ne fırsat buldular ve ne de egemenler buna izin verdi. Hiçbir şekilde eziklikten, yenilmişlik ruhundan kurtulmalarına izin verilmedi. Devletin kendi vatandaşlarına Türklük propagandasını yapmanın ötesinde, bir anlamı var ayin vesilesiyle dağlara asılan kocaman Türk bayraklarının. Açık bir şekilde: “Sakın ha kendine güvenip, sesini çıkarma. Sus. Unutma devlet akli karşısında tatmış olduğun mağlubiyeti, acıyı, sürgünü, hakareti, imhayı, zincirler içerisinde yaralı bilinçle yok olmaya terk edilişi, talanı, devşirmeleri… Senin gücün bu kadar unutma. Devletin buradaki gücünü görüyor musun? En küçük bir muhalefetin senin yok olman anlamına gelir…” diyor. Ve daha kim bilir bu devlet gücünün propagandasıyla daha neler anlatılmak isteniyor. Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız…

Adaya gözlerini dikmiş yaşlı kadının sükûneti altında derin trajediler saklı olduğunu iyi biliyoruz. Yoksulluğunu yansıtan eskimiş hırkanın içindeki bu asırlık çınar görünümünü veren kadının, buralara kadar gelmek için nasıl sıkıntılar çektiğini düşünmek bile istemiyorum. Duaya, mutlu bakışlara ve elemin ağıtını güncelleyen duruşuna bakıyor ve demir yumruk karşısında savrulmasının suskunluğa dönüşen varlığının derinliklerine serpilmiş güçsüzlük psikolojisini okumaya çalışıyorum. Sağımızda oturan ve kadının duruşuyla alay edercesine “bunların hepsi böyle. Kürtler de bunlar gibi. Kürtler, ‘Biz hepimiz Ermeniyiz!’ diyorlar diyenlerin kimliklerini, motorda para toplayana “biz emniyetteniz” demeleri üzerine fark ediyoruz ve yanlış algılamaların nasıl bir düşünceye sebep olduğunu görüyoruz. Slavoj Zizek’in “Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız” derken, nasıl bir zihniyete işaret ettiğini burada yaşadıklarımızla bir kez daha algılıyoruz.


Bu toprakların yüreğinde acıların, korkunun, dehşetin, vicdansızlıkların son bulmadığı, insanlığa bahşedilmiş toprakların kana doyduğu, kanların denize dönüştüğü bir zamanda en büyük özlem haline gelen barışın yeşermesini sağlamak için her insanın katkı sağlaması gerekir diye düşünüyorum. Geçmiş acıları unutan toplumsal belleğin, efsunlu sözlerin esiri haline geldiği ve sarhoşluk ruhsalını hayat tarzına dönüştürdüğü gerçeği karşısında, yaşlı anayı unutuyoruz. Yeniden denizin mavi derinliklerinde kayboluyoruz. Ermani asıllı şair Hovhannes Tumanyan’ın anlatımındaki Akdamar efsanesi yeniden bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçiyor. Ermeni başrahibinin dillere destan güzel Tamar ismindeki kızıyla, karşı köylerde yaşayan bir çobanın aşkının rivayetleri, ruhumuzu kemiren acıları hafifletici hayallere dönüşüyor.
Çoban, her gece Tamar ile buluşuyormuş. Yalçın kayaların üzerinde oturarak, ileriye dönük hayaller kurar, umutlarını denizin mavi derinliklerinde gezdirirlermiş. Tamar gece karanlığında buluşma noktasında bir fener yakar ve çoban oraya doğru yüzermiş. Kızın babası olayı öğrenir ve fırtınalı bir günü seçer ilkel benliğinin tuzağını hayata aksettirmek için fenerle kayalık bölgede sürekli yer değiştirerek, gencin boşuna yüzüp, yorulmasına sebep olur. Gücünü yitiren çoban, boğulmadan önce son nefesiyle "Ah Tamar!" diye bağırır. Ses adada, kayalıklarında yankılanır. Bunu duyan kız da kendisini fırtınalar koparan denizin dalgalarına bırakır ve işte o günden sonra adanın ismi “Ah Tamar” olarak anılmaya başlanır. Hayatta buluşamayan Ermeni kız ile Müslüman çoban denizin maviliklerinde buluşurlar. Özlem biter. Adanın ismiyle ilgili bir rivayet…
Ermenilerin, ziyaret etmeyi dini bir vecibe olarak gördüğü bu kilise, Vaspurakan Kralı 1. Gagik tarafından Keşiş Manuel'e yaptırılmış. Zengin figürlerin yer aldığı “Surp Khaç” ismiyle anılan kilisenin dış duvarlarında Yunus Peygamber'in denize atılması, Meryem ve kucağında İsa (a), Âdem ile Havva'nın yasak meyveyi yedikten sonra cennetten kovulması, Hazreti Davut ile Kral Goliat'ın mücadelesi, Aslan ininde Daniel figürleri ile hayvan figürlerinden oluşan, İncil ve Tevrat'tan alınmış çeşitli sahneler bulunuyor. 19. yüzyıl sonlarında 300 civarında keşişin eğitim gördüğü manastır, 1915 olaylarından sonra terk edilmişti. Denizin maviliklerinde kaybolarak tarihin, acılarının doruklarına ulaştığımız bir anda yaşlı anayı yeniden fark ediyoruz. Gözyaşlarını silmesi bizi derin uykumuzdan uyandırıyor. Biz de onun sessizliğine, acılarının anaforuna kapılıyoruz. Duygularımız onun duygularıyla buluşuyor. Çevredeki insanların mutlulukları, alaycı bakışları ve diğer sayıklar bu dramı yaşayarak hissetmemize, trajedinin üstünün örtülmesine, gölgede bırakmasına aracı olmaya yetmiyor. Motordan inmeden kiliseye doğru hareket halinde olan kalabalıkları daha uzaktan görüyoruz. Kilise özel ayin için kapalı şekilde duruyor, hemen önündeki kurulmuş çadırın altındaki sandalyelere oturuyoruz. Genellikle yaşlı bayanlar var, yanımızda, arkamızda ve önümüzde. Çok sıcak ve içtenler. Türkiye’den gelenlerin tamamı Türkçe anlaşıyor. Bu dikkatimizi çekiyor, soruyoruz. Ermenice bilenlerin sayısının giderek azaldığını ve eski neslin bile kendi arasında Türkçe konuştuğunu söylüyorlar. İnsan hakları alanında flulaşmaktan kendisini kurtaramayanlar, maslahat ve siyasi çıkar uğruna bu acıyı, travmatik dönüşümü göremeyenler, zulüm sarmalında insanlığın katledilmesine seyirci kaldıklarının farkında değillerdir. Olmasınlar, onlar kendi içlerinde kalsınlar. Kendi dünyalarında sadece kendileri için yaşayanlar, acıyı, sürgünü, şiddeti, açlığı vücutlarıyla zerre zerre tatmayanlar, susuzluğu en kavruk bir şekilde bedenlerinde hissetmeyenler, kırbacı kızıl kanlarında yüzerken görmeyenler, ölümü kendi yüreklerinde koşturmayanlar, insanlığın çekmiş olduğu acılara her an şahit olmayanlar, kendilerini insanların dertlerinin zirvesinde feda etmeyenler, bilmezler anlamını bunun. Yarın toprağın en geniş alanlarında, gökyüzünün daha geniş ufkunda her can daha fazla asırların acısına tahammül etmek zorunda kalacak ve kendi derdinin kanını -ki zamanın kanıdır- zamanın gözlerine serpecek. Yarın, en güzel nasıl ölüneceğini anlamanın vaktidir.


Başbakan Erdoğan’ın ağzından “asimilasyon ve inkâr politikaları”na son verildiği dillendirildi, ancak bunun için samimi adımlar atılmadı. Egemen etnik zihniyetin dışında kabul edilenler, hep ötekiler veya potansiyel suçlu olarak algılandı ve bu olgu sonunda jakobenci Kemalistler taraftarlık duygusu içerisinde, öteki kabul ettiklerini aşağılama ve küçümseme politikalarından uzaklaşılmadı. Dünyada, insan hakları ihlallerini engelleme hareketinin, globalleşmenin gelmiş olduğu nokta veya egemenlerin karşısında muhalif zeminde duran direnç birikiminin etkisiz kılınması yönünde geliştirilen roterik ve genel formasyonu, samimiyet, adalet ve Fravunlaşan tepeden bakışın yapısal durumuna ilişkin bazı ipuçları vermeye yetmektedir. Bu ülkede hiçbir ana evladının ölmesini istemez, inkâr edilmek, küçümsenmek, aşağılanmak, zayıf düşürülmek, güçlünün önünde boyun eğdirilmek, yargı karşısında öteki olmak, yok sayılmak istemez. Ayin için verilen izinle birlikte dağlara asılan büyük bayraklar veya abartılı güvenlik görüntüsü ve hatta daha sonrasında iskelede üç-beş kişi tarafından yapılan ulusalcı protestoya göz yumulması, devletin buz gibi vesayetinin insanların enselerinde hissedilmesine yönelik olduğundan kuşku yok. Dar görüşlü bir kesimin bunca bağnazlığa göz yumması, statükocu milliyetçiliğin hâkim dil haline getirilmesinden dolayı, barış, huzur ve sağduyunun yerine savaş naraları atan gürültücü bir zihniyetin etkili hal almasını sağlamaktadır. Öylesine efsunlu bir propaganda yapılıyor ki, bunun etkisinde kalmamak adeta mümkün olmuyor. Toplumu hipnotize eden bu güçlü aldatıcı psikolojik propaganda, zihinleri bulandırıyor ve toplumsal barışın gerçekleşmesi önünde en büyük engeli temsil ediyor. Tamam, da, bu aciz bırakılmış insanlardan olmadığımız halde neden onların savunucusu haline geliyoruz, çünkü ilahi adalet bunu emrediyor. İnanan insanların mazlumlardan yana tavır almaları ve zalimin karşısına dikilmesi en başta gelen görevlerindendir. Hiçbir şey yapılamıyorsa, en azından haksızlık karşısında dil ile mücadele edilmelidir, susmamalıdır. İsa (a), “insanlar konuşmazsa, susarlarsa taşlar konuşmaya başlar” diyor. Bunun için susmamak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Pragmatik kaygılardan, kutsal devlet endişelerinden arınmış, politize olmaktan kurtarılmış bir akılla adil şahitlik yapmanın gereği olarak, olaylara bu zaviyeden bakmak durumunda olduğumuzu iyi biliyoruz. Birilerinin bize kulplar bulması da fazla önemli değil. Şöyle insanlığın başlangıcından bugüne kadar olan sürece baktığımızda, erdemsiz insanların karşıtı oldukları birilerine bir kulp, yafta, etiket, çerçeve, konum tayin etmeleri her dönemde olmuştur. Şimdi “Ermeni olmuşlar!” diyecekler, desinler. İtiraz ediyoruz, susmuyoruz! Çünkü bu topraklarda yaşayan halklara yapılan, insanlık dışı muamelelere ortak olmak istemiyoruz. Gerilerine tarihe şöyle bir baksınlar -zahmet olmazsa- kimlerin jenerasyonu kimlere kulp bulmuş! Tıpkı, Kürtlerin de Ermeni olduğunu söyleyebilen zihniyet gibi…

Çadırda ellerini açmış dua eden yaşlı anneler, “hepimizin hastalarına şifa bahşet Rabbim, bu kan dursun artık. Bu topraklar huzura, barışa susamış. Bütün dünyaya barış gelsin. Bir düşümüzün gerçekleşmiş olmasından dolayı Rabbimize şükrediyoruz.” derken ne kadar içten ve samimi olduklarını tarif etmek zordur. Bunların her biri bizim daha önceki kapı komşumuz, akşamüzerleri büyük üzüm bağlarının önündeki çardakta, kerhiz veya zernebat suyundan doldurdukları semaverin çevresine toplanıp, muhabbet eden, kardeşlikten, komşuluktan, paylaşmadan söz eden komşularımızdır. Dünyayı ve insanı kendi deneyimleriyle tarif etmeye çalışan bu komşular körelen algılama biçimimizi tedavi etmek için metaforik dönüştürmeler de yapıyorlar, samimi bir şekilde kendi birikimlerini ortaya koyuyorlardı. Körelen duygularımızı canlandırmak için, pratiklerini figürleştirici fedakârlıklar sergiliyorlardı. Nasıl mı? Bunu tarif etmek zor. Her akşam, tepsi içerisinde Allah’ın bahşetmiş olduklarını komşularıyla paylaşan bir toplumdan söz ediyoruz. Buna duyarsız, ilgisiz olanların anlayabilmeleri de zor. Zizek’in “Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız”, sözü burada hayat buluyor. Buraya ait özlemlerini, umutlarını, hayallerini aktarıyorlar bize. Sorduğumuz her soruya her biri söze atılarak, yalın, sade ve samimi bir dille açıklık getiriyorlar. Önceden belirlenmiş, kurgulanmış bir sohbet hedefimiz değil, kendiliğinden gelişiyor, rastlantılar zinciri içerisinde sorular soruyoruz…


Zulmün, ötekileştirmenin, imhanın, korkunun, dehşetin ve geleceğe dair hiçbir ümidin yeşermemesi onları pişirip olgunlaştıran bir fırına dönüştüğü bir süreçten bugüne gelebileceklerine ihtimal vermezken, devlet küçümseyen, Fravun gibi başa kalkan, kendisinden başka hiç kimseyi haklı görmeyen “kutsal devlet” fenomeni içerisinde minnet duygusuyla onların tabii hakları olan hakkı vermekle büyükleniyor, oysa onlar bu duyguya rağmen geçmişi unutmuş, çektikleri acıları yok saymış ve kendi kardeşlerinin yanında bulunmaktan dolayı sevinç içerisinde olduklarını, havada uçtuklarını, mutluluktan ne söyleyeceklerini bilmediklerini, bayılmamak için kendilerini zor tuttuklarını ve son arzuları yerine gelmiş birinin duygularını taşıdıklarını dillendirmekten çekinmiyorlardı.


Bu manevi havayı teneffüs etmek için uzak yoldan gelenlerin üzerinde ciddi bir yorgunluk yok. Onun yerine mutlu bir atmosfer var. Bu hava din adamlarına da yansımış, onların Türkçe olarak söyledikleri her söz, sanki bizim dilimizden yansıyor. Episkopos Sahag Maşalyan ayin sonrası yaptığı konuşmada barış ve kardeşlik mesajları verirken, "Buradan bir barış duası yapıyoruz. Bu güzel topraklar en çok bunu özlemiş olmalı" vurgusundan sonra “bu toprakların insanların birbirlerini katletmesini izlediğini” belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu topraklar Allah’ın evlatlarının birbirlerini katletmelerini izlemiş. Bu uçsuz bucaksız toprakların nasıl paylaşılamadığına tanıklık etmiş. Bu olumsuzlukları esefle izlemiş olmalı. Özel bir duayı çağrışıyoruz içimizde. Yerin göğün Yaradanı, insanı yoktan var eden yüce Rab, bizleri farklı din ve kavimlere ayırdı. Biz insanlar bu avantajı dezavantaja çevirerek birbirimizi öldürdük. Bu topraklar kana doydu. Kanlar deniz oldu. Kardeşkanı son bulsun. Bu topraklar en çok barışı özledi. Biz bu duamızı, Van Gölü’nün mavi sularına ve serin rüzgârına bırakıyoruz. Her yere ulaşsın diye. Van halkına hoşgörüsünden dolayı teşekkür ediyoruz. Yaratıcının insanların kurmuş olduğu mabetlere ihtiyacı yoktur. Mabetler dizlerimizi kırıp, Allah’a şükretmeyi, dua etmeyi sağlamaya yarayacak yerlerdir. Mabetler o büyük görkemleriyle, düz sütunların üzerinde dimdik durmalarıyla, bize ölümlülüğümüzü fısıldarlar. İlahi bilginin karşısındaki cehaletimizi bize hatırlatırlar. Medeniyetin ulaşılmış olduğu zirvenin niceliğini görkemli mabetler bize rivayet eder. Bu mabet bunun örneğidir. Bu mabet bizi kendisine çekti ve geldik buluştuk onunla. Geçmişe kısa bir yolculuk etmek için geldik buraya ve bin yıl önce atalarımızın yaptığı gibi Rabbe yalvarmak istedik. Bu mabedimizi size emanet ediyoruz. Ayinimizi yapmak, dualarımızı okumak ve dileklerimizi Allah'a iletmek için buradayız. Dileklerimiz daima ülkenin huzuru için, toplumların ve insanların kardeşçe birlikte yaşamaları içindir. Bugün de ada üzerinde epeyce bir kalabalık vardı. Bunlar bizim için hacı adaylarıdır. Tanrı hepsinin dualarını kabul etsin.''


Acıyla yoğrulmuş, acının, elemin, zayıflık duygusunun, olaylara teslim olmanın pişirdiği insanlar huşu içerisinde Akdamar adasına geldiler, birkaç saatlik ayinlerini sona erdirdikten sonra geldikleri yere geri döndüler. Bazılarının tahayyül ettiği gibi ne kıyamet koptu ve ne savaş çıktı. Bu ayın sıradan bir merasim değildi. Tarihin derinliklerinde kalmış acıların gün yüzüne çıkmasının en sade, en samimi göstergesi halinde gerçekleşen ayin, bunun yanında barışa özlemin, kardeşliğin ve huzurun en çarpıcı şekilde dile getirildiği bir arenaya dönüştü. Daha önce kapı komşumuz olan, aynı sokakta acılarımızı, sevinçlerimizi paylaştığımız, ölülerimizi birlikte kaldırdığımız, düğünlerimizi birlikte yaptığımız komşularımızı geride bırakarak yeniden Van’a geri döndük. Birkaç gün önce Şemdinli’de çıkan olaylarda, sivillerin veya savaşın durdurulması için bedenlerini siper etmeye gidenlerin şiddete maruz kalması olaylarının gölgesinde kalan acılarını travmaya dönüştüren bir şehre geri dönüyoruz. Bir türlü barışın gelmediği, yaklaşık yarım asırdan beridir olağanüstü halin uygulandığı, tutuklamaların, şiddetin, aşağılanmaların, işkencenin sokaklara taştığı bir şehre geri dönüyoruz, barışın geleceği, çatışmaların, şiddetin, ötekileştirmelerin, bilinçlerin yaralanmasının ve ayrıştırma amaçlı ırkçılık zihniyetinin son bulmasını ümit ederek…

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com














Copyright © KURDISTANA BAKUR-BIJI KURDISTAN Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2011-09-14 (874 Okuma)

[ Geri Dön ]



Bu Site Ali Usta tarafından yapılmıştır.


>Powered by Nuke-Evolution