Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.






İbrahim Güçlü:Kürt Aydınları ve Diyarbakır’da ST֒leri Kürt Katliamı karşısında neden sessizler?09.03.2012


Bu katliamlarla ilgili Kemalist Devlet daha hesap vermiş, yargılanmış değildir.


İnsanın, insan topluluklarının, en temel, en vazgeçilmez, en dokunulmaz, en kutsal, en kıymetli, en yüce, “en tanrısal”, en doğal hakkı, yaşama hakkıdır. Yaşama hakkına saygı duymayan, yaşama hakkını korumayan, yaşama hakkını ortadan kaldıran devletler, örgütler, dini ve mezhebi gruplar, “düşünce” ve ideoloji grupları, hiçbir şekilde af edilmeyecekleri gibi; demokrat, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, normal idealist dindar ve düşünce insanlar/örgütler olarak da tanımlanmazlar.

Yaşama hakkını bilerek ve organize ederek ortadan kaldıran devletler, rejimler, örgütler, dini ve mezhebi gruplar, “düşünce” ve ideolojik gruplar: Faşist, otoriter, oligarşik, teokratik, jakoben olarak tanımlanırlar.

Yaşama hakkına karşı toplu tecavüzler, toplu öldürmeler, katliamlar, jenosidler, uluslararası hukuk ve uluslararası sözleşmelerce insanlık suçu olarak tanımlanmışlardır. Toplu ölümleri gerçekleştiren, katliamlar yapan devletler, rejimler, örgütler de insanlık suçunu işlemiş sayılmaktadırlar.

İnsanlık suçunu işleyen devletler, rejimler, örgütler ve hatta kişiler de müeyyidesiz kalmamaktadırlar, kalmamalıdırlar. Uluslararası Ceza Mahkemesinde ve Lahey Adalet Divanında yargılanıp cezalandırılmaktadırlar. İnsanlığın son tarihsel kesitinde, Sırp Lideri Miloseviç ve generallerinin işledikleri insanlık suçları yargılanmaya tabi tutulup, cezalandırılma yoluna gidilmiştir. 20 Yüzyılın ikinci yarısında, İkinci Büyük Dünyayı yeniden paylaşım savaşı sonrasında Almanya ve İtalya faşistlerinin yargılanması da bu insanlık suçlarının cezalandırılmasının örneklerini oluşturmaktadır.

Kemalist Devletin kuruluşundan sonra, 20. Yüzyılın başlarında, Birinci Büyük Paylaşım Savaşı sonrasında da Kürdistan’ın üzerindeki sömürgeci uygulamaların ve işgalin devam etmesi için karar alındı, Kürtlerden alınan destek karşılığında Kürtlere verilen sözler, Kürdistan özerkliği unutuldu. Kürt milletinin varlığı inkâr edildi, Kürtlerin Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki tüm hakları da gasp edildi.

Kemalist Devletin bu insanlık dışı uygulamalarına ve siyasetlerine karşı Kürtler de doğal olarak örgütlü bir şekilde karşı durma ve direnme ve meşru müdaafa haklarını Koçgiri’de, Diyarbakır’da, Ağrı’da, Dersim’de kullanmaya başladılar. Bu direnme hakkı, Kürtlere pahalıya mal oldu. Kemalist Devlet, 1919 yılında başlayan ve 1938’de Dersim’de gerçekleşen katliamla sonuçlanan ya da başka bir karakter kazanan katliamlarla karşılık buldu. Yüz binlerce Kürt katledildi.

Bu katliamlarla ilgili Kemalist Devlet daha hesap vermiş, yargılanmış değildir.

Yeni ortak federal bir devletin yeniden yapılandırılması sürecinde, Kemalist Devletin bu hesap verme konusunda hazırlıklı olması gerekir.



*****

Kemalist Devlet, 1974 yılından sonra, Kürt halkına karşı “yeni bir katliam stratejisini”, Kürt ulusal hareketine karşı da, “teslim alma, kendine uygun hareket yaratma, tasfiye etme” siyasetini hayata geçirdi.

Kürdistan’da başlayan 2. Bahar Hareketi ile birlikte, Kürt ulusal hareketi sosyalist ve nasyonalist zeminde çoğulcu bir örgütlenmeyle gelişmeye başladı. Kemalist Devlet de Kürt ulusal hareketini teslim alma, içerden kuşatma, tasfiye, kendi çıkarlarına uygun ve kendi isteklerini yerine getiren bir projeyle karşılık verdi. Bu proje, PKK’nın Kürt ulusal örgütlenme alanına çıkarılmasıdır.

PKK’nın hem grup ve hem de parti aşamasında, bütün Kürt örgütlenmeleri, Kürt ulusal dinamikleri, Kürt ulusal hareketinin geliştirecek toplumsal kesimlerini, PKK’nın kendi içindeki muhalifleri düşman kabul etmesi, aynı zamanda Kürdistan’daki Türk sol örgütlerine, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki örgütlenmelere karşı savaş açması devletin bu stratejisinin bir sonucudur.

Bu stratejinin uygulanması için, belli bir aşamadan sonra da Hizbullah Örgütü sahneye çıkarıldı.

Bu strateji sonucunda Devlet hem kendi açık JİTEM, Kontr-Gerilla gibi kan dökücü örgütleriyle, hem de PKK ve Hizbullah eliyle kürdü kürde öldürterek”, büyük bir katliama yol açtı. 50 bin insanımız katledildi. 3000’den fazla Kürt köyü, köyümüz boşaltıldı, 7 milyona yakın insanımız, Kürt, Batı Anadolu’ya sürüldü ya da göç etmek zorunda bırakıldı.

Devletin Kürdistan’ı insansızlaştırma stratejisi çok yönlü sürdürülmüş oldu.

Bu katliamla ilgili tartışmalar on yıllardır devam ediyor. Ama asıl olarak son dönemlerde benim ve Kemal Burkay’ın Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonunda yaptığımız açıklamalarla Türkiye’nin, bölgenin, dünyanın gündemine yerleşti; konunun üzerinde tartışmalar yoğunlaştı.

Meclis’teki açıklamalarımızdan sonra, Ankara ve Diyarbakır Özel Yetkili Savcıları harekete geçti. Diyarbakır Özel Yetkili savcılığına da yazılı açıklamada bulundum. Ankara Savcılığından aldığım bir çağrı söz konusu değil.



*****

Kürt aydınları ve siyasetçilerinin bir kesimi, PKK hakkında yıllardır açıkça yazdığım ve her yerde dile getirdiğim görüşlerimi, Meclis’te ve Diyarbakır Savcılığında da dile getirmemden sonra; bu görüşlerime karşılık demokrasi ve eleştiri anlayışıyla bağdaşmayan karşıt görüşler belirlediler.

Bazı Kürt aydınları ve siyasetçileri, “PKK sorunu bir iç sorunumuzdur, bu sorunu başkalarıyla konuşmamalıyız” diyorlar. Oysa 21. yüzyılda insan hak ve özgürlüklerini, halkların ve milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını ilgilendiren hiçbir sorun, iç sorun değildir. Bu sorunların hepsi evrensel sorunlardır. Devletin PKK eliyle gerçekleştirdiği, sıradan bir insan hak ve özgürlüklerini ihlal kapsamında ele alınacak bir sorun değildir. Ortada olan gerçek, bir Kürt katliamdır. Bu nedenle, bir iç sorun değil, haydi-haydi evrensel bir sorundur.

Eğer bu mantıkla hareket edersek, sömürgeci Kemalist Devletin Kürtlere ve halklara ilişkin yaptıklarını da uluslararası platformlarda dile getirmemek gerekir.

Türkiye’nin uluslararası şikâyetler konusundaki klasiği de bu değil mi?

Biz Kürtler nasıl aynı tuzağa düşeriz.

Bazı Kürt aydını ve siyasetçisi, PKK konusunda kendi tanımlarıyla, benim tanımımı aynılaştırarak soruna yaklaştılar. Bazı Kürt siyasetçi ve aydınlarına göre, “PKK bir Kürt örgütüdür. Bu nedenle Kürt örgütünü açıkça ve Kürtlere ait olmayan platformlarda eleştirmemek gerekir” diyorlar. PKK’nın Kürt örgütü olması halinde bile, PKK’nın Kürtlere ait olmayan platformlarda eleştirilmemesi gerekir düşüncesi, demokrasiye aykırı, insan hak ve özgürlükleri konseptine karşıt, yanlıştır.

Oysa ben, geniş gerekçeleriyle ve Öcalan’ın kendi açıklamalarıyla, PKK’nın devletin Kürt ulusal hareketini içerden kuşatmak, Kürt ulusal hareketini hedefinden saptırmak; Türk Devleti’nin Kürtleri fiziki ve değerler itibariyle ortadan kaldırmak için, Kürdün eliyle bu büyük amacını gerçekleştirmek için, PKK’nın projelendirildiğini ve kurulduğunu ispat ediyorum.

Benim bakış açımla, o zaman yapılan, en fazla Kemalist devletin bir kuruluşunu, Kemalist devlete karşı olduğunu söyleyene birine anlatmak olur. Ayrıca Devletin adalet dağıttığını ileri süren kurumlarını ortada olan gerçeklerle deşifre etmek de Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunan, Kürtlerin kolektif haklara kavuşması için mücadele eden bizlerin görevidir.

PKK’nın devletin örgütü olarak yapılandırıldığını halen anlamayan Kürt siyasetçi ve aydınları için, Öcalan’dan bu konuya ilişkin aktarımlar yapmak yararlı olur diye düşünüyorum. Tabi “Öcalan ajan da olabilir, bundan ne çıkar diyorsan”, yaptığım aktarımların da işe yaramayacağı ortada.

Öcalan, kendi adına yazılan Devrimin Dili ve Eylemi kitabında şu görüşleri dile getiriyor: “Düşünün, devlete Kürt Partisi kurduruyorum. (…) Biz devrimci Kürt Partisini nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak,, Kürt devletini de Türk devletine dayandırarak kuracağız.” (S. 117)

“Düşünün devlete Kürt Partisi kurduruyorum…. Biz Devrimci Kürt Partisini nasıl MİT’e dayandırarak kurduysak (s.117) Halk adına işbirlikçi bir ilişkiye yöneliyorum. “ (S. 1222)

Kitapta buna benzer yüzlerce ifadeye rastlamak mümkün.

Bazı Kürt aydınları ve siyasetçileri ise: PKK’nın katliamını; PKK’nın Kürt liderlerini, yüzlerce Kürt yurtseverini, kanaat önderi ve toplum yöneticilerini, binlerce kendi muhaliflerini, onlarca Türk sol kadrolarını, Kürdistan’ın diğer parçalarında binlerce Kürt yurtsever kadrolarını, binlerce pêşmergeyi öldürmesini sıradan bir olay olarak değerlendiriyor.

Bu Kürt aydın ve siyasetçilerin, vicdanları olmadığı kesin. Ayrıca bunların PKK’ya çıkarcı bir yaklaşım içinde oldukları tartışmasızdır.

Kürtlere ait olmayan platformlarda PKK eleştirilmemelidir diyen Kürt aydınları ve siyasetçileri, Kürt platformlarında, özellikle de PKK’nın bulunduğu ve tertiplediği platformlarda da konuşmuyorlar, susuyorlar, PKK’yı eleştirmiyorlar. Bundan bir dönem önce Diyarbakır’da Kürt Konferansı yapıldı. Bu konferansa birçok Kürt siyasetçi ve aydın; Kürt siyasi çevre de katıldı.

Bu konferans, yılar sonra oluşmuş bir platformdu. Bu platform, hesaplaşma, muhasebe, ortak kararlara varma platformu olmalıydı. Muhasebe edilecek ve yargılabnacak sgüç de PKK idi.

Ne yazık ki o konferansta PKK hiçbir şekilde eleştirilmedi.

Buna ne demek gerekir?

Yani yabancı platformlarda PKK’nın eleştirilmesine karşı olanlar, Kürt platformlarında da “birlik” ve benzeri gerekçelere sığınarak, PKK’yı temize çıkarıyorlar.

PKK’yı eleştirecek aydınların da Konferansa çağrılmaması ayrı ve temel bir sorundu. Kendisine Kürt aydını ve siyasetçisi diyenlerin, bu soruna karşı sessiz kalmamalarıydı. Oysa PKK korkusundan ve çıkarlardan –üstelik de küçük çıkarlardan dolayı- buna sessiz kaldılar.

Yine beni ve Kemal Burkay’ı eleştiren Kürt aydınları ve siyasetçileri (Öcalan’ın vekili Ş. Elçi hariç), bizim dile getirdiğimiz görüşlere karşı da bir görüş ileri sürmüyorlar.

Yazdıklarımızın ve dile getirdiklerimizin doğru olup olmadığı konusunda bir irade beyanında bulunmuyorlar. Örneğin, PKK’nın Kürt lideri Ferit Uzun’u öldürmediğini, PKK’ Merkez Komite Üyeleri Haki Karer, Çetin Güngör, Resul Altın Ok, yüzlerce Kürt yırtseverini ve diğerlerini öldürmediklerini, ileri süremiyorlar.

Bazıları da ahlaki olmayan bir şekilde birkaç standartlı davranıyorlar: Kendileri Türk Meclisinde milletvekili oluyor, devletin verdiği milletvekili emeklilik maaşı ile besleniyor, ama Meclisi “meşru görmüyor” görünüyor.

Eğer birileri meclisi meşru görmüyorsa, o platformda yer almamalı, emeklisi olmuşsa o kurumun maaşını almamalı. Bunu da yapmayarak, birkaç standartlı davranıyorlar. İkiyüzlülük yapıyorlar.

Bazıları da, PKK’nın katliamını, küçümsüyor, katliamı PKK’nın sıradan bir hatası olarak değerlendiriyor. Şıvan Hareketi ve DDKO Komünü üyesi, Eski DEP Milletvekili dostum Mahmut Kılıç ve birçok Kürt aydını, siyasetçisi bu yaklaşım içinde.

Bu yaklaşımı dehşet ve ibretle izliyorum.



*****

Bunun yanında, Diyarbakır’da etkin olan Diyarbakır Barosu, MAZLUM-DER, İHD, GÜNSİAD, Diyarbakır Ticaret Odası, kendisine sivil toplum örgütü diyen örgütlerinden beklenen, bu gelişmeyi yakından takip etmesi, bizlerle ve Diyarbakır Savcılığıyla ilişki kurması, olaya şu veya bu şekilde tarafa olmaları beklenirdi.

Diyarbakır’daki “Sivil toplum örgütleri” ne yazık ki, birçok olayda haklı olarak seslerini çıkarmalarına ve tepki duymalarına rağmen, Devlet-PKK-Hizbullah Katliamı karşısında sesiz kaldılar.

Diyarbakır Barosu üyesi olmamdan dolayı, Diyarbakır Barosunu yakından ve özel ilgilendirmesi gereken bir konu olmasına rağmen, Baro benimle hiçbir ilişki kurmadı.

Ayrıca, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığına görüşlerimi belirteceğimden iki-üç gün önce Diyarbakır Baro Başkanı M. Emin Aktar ile görüştüm. Baro Yönetim Kurulu ile görüşmek ve kendilerini gelişmelerle ilgili bilgilendirmek istediğimi; sonrasında da Savcılıkta olaya taraf ve gözlemci olmalarının gerekli olduğunu, ilettim.

Ne yazık ki, Baro bu talebime karşılık sessiz kaldığı gibi, kendisi resen ve doğrudan olaya taraf olma gereği görmedi.

Bu örgütlerin, Devlet-PKK-Hizbullah Katliamı karşısında sesiz kalmaları nedensiz değildir. Bu nedenlerin bir kısmı tüm örgütler için geçerli, ama her örgüte özgü nedenlerin olduğu da ayrı bir gerçek.

Genel neden, Diyarbakır “sivil toplum örgütlerinin” de, Türkiye genelinde olduğu gibi gerçek anlamda “sivil” olmadıkları, bağımlılık ilişkileri içinde oldukları konusunda güçlü veriler var. Ben de, bu örgütlerin bu karakterleri üzerinde sürekli duruyorum, eleştiriyorum, yazıyorum.

İkinci neden, sivil toplum örgütlerinin ideolojik davranmaları, kendisine yakın ideolojik grupların yaptıklarına karşı sesiz kalmaları, kendine yakın olmayanların yaptıklarına karşı seslerini yükseltmeleri gibi çifte standartlı davranmalarıdır. En tehlikeli ve insani olmayan bir durumdur.

Üçüncü neden, sivil toplum örgütlerinin olaylar karşısında tutum takınma konusunda korkmalarıdır. Gelişmelere olaylarca bakıldığı zaman, PKK’nın sivil toplum örgütlerine yönelik tehditlerinin olduğu, bazı sivil toplum örgütlerinin toplantılarının yapılmasının engellendiği de bilinen bir olaydır.

Dördüncü neden, politik ortama uygun çıkarcı yaklaşımdır.

Beşinci neden, umursamazlık, duyarsız olmaktır. Bu tutum da en tehlikeli tutumlardan biridir.

Devlet-PKK-Hizbullah’ın Kürt Katliamı bir insanlık suçudur. Bir milleti, Kürtleri yok etme suçudur, bir jenosid hareketidir. Diyarbakır “sivil toplum örgütlerinin” Devlet-PKK-Hizbullah’ın Kürt Katliamı karşısındaki bu sessiz tutumları, onları insanlık suçuna ortak etme gibi bir sürece yol açabilir.

Diyarbakır’da sivil denilen toplum örgütlerinin kendilerine çeki-düzen vermeleri, gerçek sivil toplum örgütü davranışı içine girmeleri gerekir.

İbrahim Güçlü

ibrahimguclu21@gmail.com

Amed,




,









Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2012-03-28 (868 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution