Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.









69) BÖLÜM–(2) Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubunun
Ankara Barosunun 2012 Yılı Kongresi Listesi-18.07.2012


STATÜKOYA KARŞI HERKESİN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİ ORTAYA KOYAN, BÜTÜN AİDİYETLERİN SORUNLARINA HUKUKİ DÜZENLEME ÖNEREN TEK GRUB OLARAK, NASIL BİR ANAYASA SORUSUNA DA YANIT VERİYORUZ

Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubu; ezilen ulustan, hakları gasp edilmiş bütün ulusal azınlıklardan, baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulan dinsel inançların mensuplarından, ataerkil toplum sürecinin eşitsizliğe sürüklediği cinsiyet olan kadından, emek sömürüsüne maruz kalan emekçilerden, tahrip riski altındaki doğal çevreden, baraj ve inşaat alanına dönüştürülmek istenen tarihi yapı ve sit alanlarının korunmasından yanadır.

Grubumuz, BM’nin, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Sözleşmesi, Sömürgeciliğe Karşı Uluslararası Sözleşmesi yanında, yine Birleşmiş Milletlerin ikiz sözleşmeleri çerçevesinde; ulusların kendi kaderini tayin hakkını istisnasız her ulus için savunurken, bütün ulusal azınlıkların ise; dillerinin, kültürlerinin ve ana dilde eğitim haklarının gerekli yasal güvencelere kavuşmasından ve çoğunlukta bulundukları yerleşim birimlerinin de ana dilerindeki orijin isimler ile adlandırılmasından yanadır.

Bu nedenledir ki; Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubu, Kürdistan Ulusal Sorununun, sadece Kürdistan ulusunun dünyadaki diğer uluslar ile mutlak eşitliğini sağlayabilecek seçeneklerin sorulabileceği ve sadece sürekli ikamet eden halkın oy kullanabileceği(memur, asker, polis olarak tayin olanların oy kullanamayacağı)bir referandum çerçevesinde, beş yıllık bir serbest propaganda evresinden sonra demokratik barışçıl tarzda çözülmesinden yanadır. Bir evlilikte nasıl ki gönüllü ve özgür birleşme veya ayrılma kuralı esas ise, uluslar açısından da gönüllü, ya eşit ve özgür birleşme, yada ayrılmak esas kuraldır.

Grubumuz; birer ulusal azınlık aidiyeti olan Çerkezlerin, Lazların, Gürcülerin, Çeçenlerin, Arapların, İbranilerin(Yahudilerin), Ermenilerin, Pontuslu Rumların, Çingenelerin, Arnavutların, Boşnakların, Makedonların, Asurîlerin(Süryani, Keldani, Nasturi), Mehelmilerin, Farsların birer ulusal azınlık aidiyeti olarak kimliklerinin, dil ve kültürlerinin, anadillerinde eğitim haklarının Anayasal ve yasal güvencelere kavuşması için mücadele etmeyi esas almaktadır.

Emek her şeyi yaratan temel değerdir. emeğin bir yan ürünü olarak ortaya çıkan sermayenin, emeği yöneterek düzenlemesi ise temel çelişkidir. Bu çelişkinin giderilmesi gerekmektedir.

İşçi sınıfına ve kamu emekçilerine sarı sendikacılık dayatmasından vazgeçilmeli, düzenin ajanları sendikaların başına oturtularak emek mücadeleleri denetim ve kontrol altına alınmamalı, enflasyonun üzerinde bir maaş artış zammı kural olarak kabul edilerek, enflasyona ezdirme politikalarından vazgeçmelidir. Ekonomik büyüme ile övünen hükümet, emekçilerin üretimdeki terleri üzerinden ortaya çıkan artık değeri sermayedarların kirli çıkını halene getirmemeli, % 11. 4 oranını bulan enflasyon karşısında 2012 yılı için toplam % 6 ve 2013 yılı içinde % 4 oranını önermekten vazgeçmelidir. Düşük ücret ile çalıştırma politikalarından vazgeçmeli, eşit işe eşit ücret kuralı uygulanmalı, maaş hesabında yer alan ek ödemeler emeklilik aylığına yansıtılmalı, mezarda emeklilik yasası değiştirilmeli, örgütlenme özgürlüğü önündeki bütün engeller kaldırılmalı, toplu görüşme ve itiraz edilmez hakem kurulu düzenlemesinden vazgeçilmeli, kamu emekçilerinin görevli toplu sözleşmeli sendika hakkı yasal güvenceye kavuşturulmalı, kadrosuz ve güvencesiz olarak ataması yapılıp çalıştırılan emekçilerin istihdam edilmesine çare getirilmeli, memurun da, işçinin de kamu kurumlarında tatil günleri ya da mesai saati dışındaki çalışmasının karşılığı olan zamlı fazla mesai ücreti ödenmeli, “işler bitmedi” söylemi ile mesai saatleri dışında ücretsiz çalıştırma pratiklerine son verilmeli, her iş yerine yeterli oranda elaman alınmalı, iki kişinin yapacağı iş bir kişiye yaptırılmamalı, iş alanları gerekli ve yeterli teknik donanım yanında araç ve gereçlerle donatılmalıdır. Türkiye’de; ”ücret emeğin karşılığıdır” tümcesi, ”emeğin karşılığı işverenindir” cümlesine dönüştü. Sosyal devlet ve devletin vatandaşına istihdam alanı sağlaması ilkesi bir tarafa atılarak, onbinlerce işçi işten çıkartıldı. İşverenlerin üretimi ve karlarını kısması yerine, Kütahya Eti Gümüş’teki örnekte görüldüğü gibi, “ekonomik kriz var” denilerek işçilerin bir bölümü işten çıkartıldı. İki işçinin yapabileceği iş bir işçiye yaptırıldı, işten çıkma korkusu altında işçiler daha düşük bir ücret ile çalışmak zorunda bırakıldı, üretim kapasitesi de artırılarak yıllık kar üç katına çıkarıldı ve sonuç itibari ile bir çevre felaketine de yol açıldı. Belediye gibi kamu kurumlarının işlerinin kadrolu işçi ve memurlara yaptırılması, isteyenlerinin fazla mesai ücreti karşılığında ve mesai saatleri dışında veya Cumartesi Pazar günleri de çalışabilmesine imkan tanınması gerekirken, bu olanakların kimseye tanınmaması, buna karşın yeni kadrolu işçilerinde işe alınmaması, işgücünü ve üretimi düşürme taktiğine başvurduktan sonra; ”işler bitmiyor, yapılamıyor” denilerek, özel şirketlere pek çok iş yönünden ihale verilerek özel şirketlerdeki güvencesiz ve düşük ücret ile çalışmayı kabul eden işçilerine iş yaptırılarak taşeronlaştırmaya gidilmesi hukuksuzdur,kabul edilemez. Bu uygulama; özel şirketlere ile ihale verenlerin para vurgunu yapmasına imkan vermektedir. Belediye gibi kamu kurumlarının bünyesindeki Fen İşleri ve temizlik işlerinden başlanarak özelleştirme sürecine başlanması da; özel şirketlere, aracılarına ve ihale verenlere palazlanma imkanı getirmek ve taşeronculuğu yaymaktır. Kamu kurumlarında çalışan işçiler ile memurların ikramiyelerinin geç ödenmesi, taksitlere bağlanması hukuksuzdur. Tuzla tersanelerinde yoğunlaşan kazalar;Türkiye de emeğe ve emekçiye değer verilmediğinin en önemli kanıtlarındandır. İşçilerin iş kazalarında hayatlarını yitirmemeleri açısından önlemler artırılmalı, denetimler yoğunlaştırılmalı, caydırıcı tedbirler getirilmeli, söz konusu kazalarda sorumluluğu bulunanlar yargı önüne çıkarılarak cezalandırılmalı, mağdur ailelere de tazminatları hakça ödenmelidir.

Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubu, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganını sahte ve uydurmadan ibaret saymaktadır. Kemalist Devletin laik olmaya başlaması için; Anayasal bir teşkilat olarak düzenlenen Diyanet Teşkilatının kaldırılması, ya da devlet yapısının dışına çıkarılması, din adamlarının maaşlarının toplumun ortak vergileri üzerinden verilmemesi, devletin resmi (yasal) dininin bulunmaması ve devlet teşkilatının bütün dinlere eşit mesafede konumlanması, devletin okullarında herhangi bir dine din adamı yetiştirme uygulamasına son verilmesi, İslam’ın dışında bulunan Kızılbaş-Alevilik, Ezîdîlik,Bektaşilik, Tahtacı ve diğer din ve inançların mensuplarına aralıklar ile yapılan provokasyonlara dayalı katliamlara son verilmesi, özür dilenmesi, el konulmuş topraklarının iade edilmesi ve tazminatlarının ödenmesi zorunludur. Kemalist devletin laik niteliğini kazanabilmesi için; devletin okullarında zorunlu ve seçmeli din derslerinin müfredattan tümden çıkartılması, ötekileştirilen inançlara asimilasyon, baskı ve yaftalama politikalarından vazgeçilmesi, batini bir din olan Zerdüştlüğün ritüellerini barındıran, bu dinin devamı ve birer yolu durumunda bulunan Alevi (Kızılbaş), Ezîdî, Tahtacı, Dürzi(Derzî), Kakai(Ehli Hak, Yarisani), Bektaşi ve Şabi Mendain inançlarının; kanuni güvenceler ile tanınması, nüfus cüzdanı türü kimliklerden din hanesinin tümden çıkartılması, ya da kim hangi dine mensup ise tabi olduğu inancının yazılması, Müslüman olmayan tüm inanç mensuplarının köylerine cami yapılması uygulamasının terk edilmesi, cemevleri ve quplerin ibadethane olarak kabul edilmesi zorunludur. Bu çerçevede kapatılmış olan Alevi dergahları ve arşivleri asıl sahiplerine iade edilmesi, sözünü ettiğimiz Batıni inançların Aralık ayındaki 3 günlük oruçlarından sonra kutladıkları bayram günün resmi tatil olarak düzenlenmesi ve Madımak’ın müze haline getirilmesi gereklidir.Ayrıca herhangi bir diyanete ibadethane yapma,din adamlarını yetiştirme ve ibadethanelerinin su elektrik doğal gaz masraflarını kamunun ortak vergilerinden ödeme uygulamalarına son verilmeli,her inancın kendi ihtiyaçlarını devletten bağımsız olarak karşılaması esas alınmalıdır.Bu hukuksal düzenlemeler yapılabildiğinde; laik devletten bahsetmek mümkün olacaktır. Çağdaş Avukatlar Grubu, Kemalist gericiliğin kavram ve anlayışını esas aldığından, başkacada bir tarih bilincine ve ufkuna sahip olmadığından, bu hak ve kuralları program ve bildirilerine koymaktan kaçınarak, uydurma ve sahtelikten ibaret Kemalist laiklik anlayışını esas alarak, laikliği türban takıp takmamaya indirgemektedir. Bu da gösteriyor ki, grubumuz dışında laikliği savunan başka bir grup bulunmamaktadır.

Tekrar ediyoruz:Kemalizm ile Kemalistlerin sahte laiklik maskesini düşürüyoruz. Laiklik; batının giyiniş (tüketim) kalıplarının dayatılması biçimselliği değildir. Üniformalı ve tek tip giyinişin esas olduğu güvenlik alanı hariç olmak üzere; istem halinde diğer mesleklerdeki her kamu görevlisinin türban giyme hakkını savunuyoruz. Laik devlet, aynı zamanda herhangi bir dini inanca mensup bireylerin nasıl giyineceğini kanunun zoru ile belirlemeyen devlettir. Türban giymek, İslam dinin mensupları için din ve inanç özgürlüğünden doğan bir haktır, biz bu hakkı kullanmasak da, başkalarının özgürlüğü olarak savunmaktayız.Aynı şekilde Hıristiyanlar için haç kolyesi takmak,Batıniler için de saç,sakalı ve bıyık uzatmak inançlarının bir gereğidir. Devlet, sadece bir dinin mensuplarının kendi giyiniş ve yaşam tarzlarını diğerlerine dayatmaya başladığını gördüğü anda, müdahale etmek ile görevlidir. Batının giyiniş ve tüketim kalıplarını esas almanın laiklik olduğunu varsayarak, laikliği türban üzerinden tartışmak; genelde laikliğin ne olduğunu bilmeyen bütün Kemalistlerin ve özelde de Kemalist gericiler durumundaki Çağdaş Avukatlar Grubunun işidir.Bu Gruptaki kişiler laikliğin ne olduğunu içselleştirmiş olsaydı ve Kemalizm’in tek millet, tek din, tek kültür, tek dil çizgisi üzerinden bütün aidiyetlerin varlık ve hakları üzerine dökmüş olduğu betonun birer bekçisi olmasalardı, bizden on yıl önce Kürd’ün, Çerkez’in, Çingene’nin, Laz’ın, Gürcü nün, Arap ın, Ermeni’nin, Asuri’nin, Pontuslu Rum’un, Alevi’nin, Bektaşi’nin, Tahtacı’nın, Ezidi’nin taleplerinin hukuksal alanındaki temsilcisi olarak bildiri ve bildirgelerini buna göre yazarlardı.Bütün aidiyetlerin sorunlarını ve çözümlerini de dile getirmekten kaçınmazlardı. Açıkladığımız nedenlerle Kemalizm laik nitelik taşımadığından, Kemalistleşen ve gericileşen Çağdaş Avukatlar Grubu laik değildir, hatta laikliğin ne olduğunu algılayacak durumda dahi değillerdir.

Eğitimin kesintisiz 12 yıla çıkarılacağı söylenerek; 5 sınıftan itibaren İmam Hatip eğitimi için düzenleme yapılması, bütün okullarda Hz Muhammed’in hayatı ve Kuran’ın okutulacağının deklere edilmesi, laik olmayan Türkiye’nin daha da laiklik dışı bir noktaya götürülmesi sonucunu doğuracaktır. Osmanlılar döneminde okullarda Hanefi ilmihali okutulduğu için; İslam ile bir ilişkisi olmayan inançlardan Alevilerin, Bektaşilerin, Ezîdîlerin ve Tahtacıların çocuklarını okullara göndermediği nazar alındığında, aynı sonucu bir ölçüde de olsa doğurabilecek bir düzenleme olabileceği açıktır. Devletin laik olabilmesi için; devlet okullarının dışında kalmak üzere, her diyanetin dini eğitimini kendi cemaati içresinde yapılabilmesi esas alınmalıdır.

Dersim’de Kızılbaşlık inancı açısından halkın kutsal saydığı alanlar dahil olmak üzere, Munzur imha ve tahribata tabi tutulmak istenmektedir. Munzur’un doğal yapısı ile korunması zorunludur, dokunulması kabul edilemez. Karadeniz sahillerinin taş, kaya ve beton ile doldurularak; halkın denizden, doğadan ve çevreden yararlanma hakkının ortadan kaldırılması da hukuksuzdur, kabul edilemez. Bergama köylüleri gibi, Siyanür liç yöntemi ile altının elde edilmesine de karşıyız. Cevher çıkarılırken; patlatılan dinamitler ve cevheri kırıp öğütmek, gürültü kirliliğini ortaya çıkarmaktadır. İşletmelerde uygulanan kimyasal prosesler, ortaya çıkan artıklar ile siyanür bileşikleri çevreyi, doğal yaşamı, tarımı, hayvancılık ve ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Maden kaynaklı olan siyanür bileşikleri yanında, katı atıklarda yer altı ve yüzey sularını kirletme riskini taşımaktadır. Hidro Elektrik Santralleri (HES), Nükleer Enerji Santralleri ve Termik Santralleri;insan sağlığına,doğa ve çevreye tehdittir, yaşam ve canlının olduğu her yere birer saldırıdırlar, ayrıca insanlığın doğadan yararlanma hakkını da ortadan kaldırmaktadırlar.Bu nedenler ile dünyada söz konusu santrallerin kuruluşu yasaklanmalıdır.Sadece güneş enerjisi ile rüzgar enerjisinden yaralanmak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

İnsanlığın önemli tarihi ve kültürel alanlarından biri olan Hasankeyf’in, sırf Türkiye metropollerine enerji üretmek için, baraj suları altında yok edilme projelerine tabi tutulması ve maliyetin yükselmemesi açısından da başka bir güzergâhın tercih edilmemesi hukuksuzdur. Devletin operasyonlarında; Kürt yerleşim alanlarının çevresindeki bağlık, bahçelik, ormanlık alanlar ile, bu alanlardaki hayvan türlerini birlikte ateşe vererek yakması, doğa ve çevrenin ve ekolojik dengenin tahribidir. Bu tür Anayasal suçlara son verilmelidir. Orman yakma olaylarının nedeni ne olursa olsun; ağaç, bitki ve hayvan türlerinin yok edilmesi nedeni ile, yaşamın tahribi niteliğindedir. Ekolojik denge korunmalıdır.

Bütün yasal mevzuat, cins ayrımcılığından ve kadın aleyhine getirilen düzenlemelerden arındırılarak değiştirilmeli, siyasi, sosyal ve hukuksal zeminde kurulan bütün kurumlarda, kadınların temsiliyetinin sağlanması açısından % 50 kadın kotası getirilmeli, hamilelik dönemi ile doğumdan 6 ay sonraki süre yönünden, faizsiz ve geri ödemeli kredi sağlayan bir dayanışma fonu kadın avukatlara tahsis edilmeli ve kreşler oluşturulmalıdır. Bu yolla ev işleri ve çocuk bakımının kadınlara yüklediği ağır sorunlar yanında, hamilelik döneminin müvekkilleri ile olan ilişkilerinde yaratmakta olduğu olumsuz durumlar sınırlandırılmalıdır.

Hayvanlara karşı her türlü kötü muameleye karşı etkin ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı, av mevsimi dışında avlanmaya karşı daha etkin tedbirler getirilmeli, kanlı kurban geleneklerinin terkine ilişkin bir kültür ve eğitim yapılmalı, hayvan derilerinden ayakkabıcılık ve tekstil işlerine son verilmelidir.

Batini din ve inançların bütünü Kürtlerin atlarından olan Medlerin Horasan dan Sivas a kadar uzanan topraklarında Kürt ve Kürdistan ulusal inançları olarak ortaya çıktı. Semavi din ve inançların bütünü ise bu toprakların dışında ortaya çıktığından ve dışarıdan giriş yaptığından kendi ritüellerini, kültürlerini ve dillerini yaymaktaydılar. Batini inançların tümünde tanrının en büyük ve en önemli adları sırası ile Kürtçe deki “Huda, Yezdan, Ezdan, Ezi, Sıltan, Haq(Hak), Padşah” şeklindedir. Huda; batini inançlardaki gibi; tanrının ruh olarak kendisini varlıklara yansıtarak var etmesi anlamındadır. Hz. İbrahim, bütün batini din ve inançların peygamberidir. Yahudiler Hz. Musa’yı, Hıristiyanlar Hz. İsa’yı, Müslümanlar Hz. Muhamed’i kendi diyanetlerinin peygamberi sayarken, batini din ve inançlar ise; sadece Hz İbrahim’i (Berhîm) diyanetlerinin peygamberi saymaktadır. Kürdistan doğumlu olan Hz İbrahim’in bütün adları yanında, aile bireylerinin isimleri de sözcük olarak Kürtçe’dir. Babası Azer(Êzer) in adı sözcük olarak “sarı olan” demektir, eşi Sara nın adı “serin ve soğuk” anlamındadır. Halil(Xelil) “pestil” demektir. İbrahim(Berhîm) “kaya önünde” demektir. Zerdeşt; “Altınova, sarı ova” demektir. Huşeng ise;” bilgin, kavrayışlı” demektir.Kürdistan bütün batini inançların vatanıdır,batini inançlarda Kürtlerin ulusal din ve inançlarıdır. Arap ordularının Kürdistan’ı işgal etmelerinden sonra, batini Kürtler din ve inançlarını açık olarak ortaya koyamaz hale geldiklerinden,tanrı adını kendi ana dillerinde söylediklerinde dilleri kesildiğinden, ovada yaşayan Kürtler HU diyerek; Tanrı(Huda) sözcüğünün ilk hecesi ile Hûşeng (Hz. İbrahim) sözcüğünün ilk hecesini söyleyerek selamlaşabilmekteydiler. Hu derken; “Tanrım Huda dır, peygamberim Hz. İbrahim Huşeng’dir, selamları üzerinize olsun” diyerek, şifreli selamlaşma sürecine girmişlerdi. Bu neden ile Arap ordularının temsilcileri Hallac-ı Mansur’a kendisini inkar etmesini, bir daha “En el Haq (hak) ve HU” dememesini işkenceli yargı ile dayatıyordu. Halaç buna rağmen; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Bu uygulamanın doğurduğu korku karşısında Hallac Hüseyin Mansur un arkadaşları olan bütün sofular kendisine sırt çevirerek yalnız bıraktı. Halaç yine, “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Organları kesilmeye başlandı, ancak Hallac bir daha; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Derisi yüzülmeye başlandı, yine; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Ateşe verilmeye başlandı ve yine; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Halaç, En el Haq(hak) derken, tanrı içime yansıdı demekteydi. Arap orduları Hallac-ı Mansur’u fizikken öldürebilmiştir, ancak iradesini kırmayı başarmadıklarından, kendisine yenilmişlerdir. Dünyada düşünce ve inanç özgürlüğü için verilmiş mücadelelerin en büyük simgeleri olarak Bruno, Sokrates ve Galileo sayılmakla birlikte; hiç birisi Tavasin (Mavi Gök) adlı eserini Kürtçe yazan ve milattan sonra 856 yılında Beyza’da doğup Bağdat’ta katledilen Zerdeşti (yani Mazdeki) Kürt filozofu Hallac-ı Mansur ve ışık felsefesinin kurucusu Kürt filozofu Şuhreverdi ölçüsünde direnebilmiş değildir. Bu düşünürlerimizi hem felsefe de, hem de eylemde diğer bir büyük ozanımız Nesimi takip etmiştir. Bizler düşünce özgürlüğü için mücadele ederken, topraklarımızda düşünce ve inan özgürlüğü için verilmiş büyük mücadelelerin bu sembol adlarını ve düşünce ile inanç özgürlüğünün şehitlerini saygı ile anarken, Grubumuzun, düşünce ve inanç hürriyetini sınırlayan bütün kanun maddelerinin mevzuattan ayıklanması için mücadele etmeyi esas aldığını ortaya koyuyoruz. Bütün özgürlüklerin anası olan düşünce özgürlüğü tartışmasız şekilde hukuki düzenlemeye kavuşturulmalı, yasal mevzuatta düşünceyi yasaklayıcı olan tüm maddeler ayıklanarak kaldırılmalıdır.

Kürdistan’daki ve diğer yerlerdeki bütün köy, mezra, kasaba il ve ilçelere ivedililikle orijin adları iade edilmelidir.

Özel, olağanüstü, siyasi yargılamaların halkın adalet duygusunu zedelemesi sebebi ile Af; toplumdan ve biz hukukçulardan gelen bir talebe dönüşmüştür. Ayrımsız bir genel af ilan edilmelidir.

Sıkıyönetim Mahkemelerinin devamı olan; Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, bunların davamı olan Özel Ağır Ceza Mahkemeleri tümden kaldırılmalı, tutukluluk bir tedbir aracı iken kısmen veya tamamen bir infaz aracına dönüştürülmesinin önüne geçecek şekilde düzenleme yapılmalıdır.

Siyasi partiler, siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurudur. Ancak Türkiye’de devlet yönetimi üzerinde doğrudan denetimi bulunan askeri ve bürokratik gücün; resmi ideolojinin ihtiyaçlarına göre yasalları ve yargı erkini düzenleterek, siyasi partiler mezarlığı yaratmış olması kabul edilemez. Partilerin tüzel kişiliğini temsil eden genel merkez yöneticileri şiddete karışmadan ve ırkçı eylemlerde bulunmadan hiçbir parti kapatılmamalıdır. Seçimlerde uygulanan % 10’luk baraj; temel bir hak olan seçme ve seçilme hakkının sınırlandırılmasıdır. Halk kitlelerinin iradelerinin tam olarak meclise yansıması ile katılımcılığın engellenmesidir. Bu nedenle baraj düzenlemesi hukuksuz ve anti demokratik olduğundan, kaldırılmalıdır.

Anayasal bir kurum olarak düzenlen YÖK, HSYK, MGK’nın varlığına ve genel anlamda askerlerin siyaset alanındaki vesayetine (filli yönetimine) karşıyız. Genelkurmay başkanlığı ve ordu Milli savunma Bakanlığının emrine bağlanmalı, adı geçen Anayasal kurumlarda kaldırılmalıdır. Darbeler, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunun 35. maddesine dayandırıldığından, bu hukuk dışı düzenleme de kaldırılmalıdır.

Hakimlere yer ve görev güvencesi verilmeli, yargıçlık ve savcılık meslekleri arasındaki geçişlere son verilmeli, özlük hakları, atanma ve disiplin kurulu kararlarına karşı yargı yolu yasa ile düzenlenmelidir. Hakim ve savcılar yanında, diğer bütün memurlara toplu sözleşmeli, grevli sendika hakkı sağlanmalıdır. Hakimlik ve savcılık yapacaklara, asgari 3 yıl avukatlık yapma şartı getirilmeli ve üç yıl avukatlık yapmış her avukat da; istem ve sıraya bağlı olarak hakim veya savcı olabilmelidir.

Adil yargılanma hakkını sağlamak ve halkın hak arama hürriyetinin sınırlarını genişletmek için mücadele etmeyi esas alıyoruz. Devlet içinde çatışan siyasi güç ve akımlardan birine eklemlenerek, gündemlerinin bir parçası olmak yerine, halkın ve toplumsal özgürlüğün gerçekleşmesinden yanayız. Kemalist devletin kuruluşundan bugüne yargı politize edildiğinden, kurum ve partilerin müdahalelerine de maruz kaldığından bağımsız ve tarafsız yargının var olduğundan bahsedilemez. “Devletin ali menfaatlerini”, toplum ve birey karşısında koruma algılayışı ile konumlanmış/konumlandırılmış yargısal zihniyet hukuk dışıdır, politik ve taraflıdır. Yargı bağımsızlığı keyfilik de değildir, hukukun üstünlüğünü, evrensel hukuk kaidelerini, bilimsel eserleri, karar standardizasyonunu esas almak, kişiye ya da aynı türden olan davaya göre değişmeyen kararlarını bir etki altında kalmadan verebilmek demektir. Devletin kuruluşundan itibaren Kemalist partilerin yargının her alanına kendi yandaşlarını atamaları ve yargının bağımsızlığını ortadan kaldırmak için her şeyi yapmaları bir kural olarak işlerken, son dokuz yılda ise liberal-muhafazakar iktidarın yargıyı belirleme ve etkileme çalışması yürüttüğü, her yere yandaşlarını yerleştirdiği açıktır. Yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkının sağlanabilmesi için hakim ve savcıların her türlü güç odağının etkisinden kurtarılması zorunludur. Bağımsız ve adil bir yargının var olabilmesi için partilerin, devletin diğer kurumları ile yürütmenin yargıyı etkileme ve baskı yapma eylemlerinden uzak durması, hakimin dış etkiyi kabul etmemesi, devletin resmi ideolojisinden, duygu ve ideolojik politik çizgisinden, medyanın yarattığı hava ve basınçtan, menfaat algılayışından uzak olması, davaların da makul sürede sonuçlandırılması zorunludur. Geciken adalet, adalet değildir. Davaların makul sürede sonuçlandırılması için yeterli sayıda hakimin atamasının yapılması ve bir hakimin iki üç hakimin bakabileceği dosya sayısına bakmak zorunda bırakılmaması gereklidir.

Yargı, yasama ve yürütme erklerinin birbirine güç geçirterek üstünlük sağlama çabası vermeleri yerine, üç erkin kendi görev ve yetki alanını aşmaksızın işbirliği içresinde hukukun üstünlüğünü esas alarak gerçekleştirmesi zorunludur. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin yasa koyucu gibi hareket ederek yasama güç ve yetkisini elinde barındıran meclisin yerine geçmesi, Danıştay’ın da zaman zaman politik hareket ederek, kendisini yürütme organın yerine geçirmesi,buna karşın yürütmenin de meclisi ve yargı erkeni bay pas etme heveslerini dayatması hukukun üstünlüğünün gerçekleşebilmesine engeldir.

Yargı reformu zorunludur. Ancak var olan totaliter-otoriter, anti demokratik yargı kurumsallaşması ve işleyişi ortadan kaldırılmaksızın, yargı reformunun yapılabilmesi olanaklı değildir. Savunma kurumsal açıdan yargılama içerisinde en etkin unsur haline getirilmeden, hukukun üstünlüğüne uygun, demokratik ve hukuksal bir yargılama olanaklı değildir. Hak arama hürriyetinin, adil yargılama hakkının, yargılama içerisinde silahların eşitliği ile kararların standardizasyonun sağlanabilmesi için mücadele edeceğiz. Savunma; yargı erkinin en önemli ayağıdır ve kutsaldır. Savunma hakkının totaliter bir anlayış ile kısıtlanmasına ve yargının da sadece hakim ile savcının devlet adına etkinliğiymiş gibi gösterilmesine karşı da mücadele edeceğiz. Yürütme ve yasama karşısında; yargının bağımsızlığı ve yargı içerisinde de savunma erkinin bağımsızlığı ve etkinliği esastır.

Grubumuz; diğer grupların tersine, insan hakkı ihlallerine karşıdır ve herkesin özgürlüğünü hep birlikte savunmayı esas almaktadır. İnsan Haklarının caydırıcı yasal düzenlemeler ile korunması sağlanmalıdır.

General Mustafa Muğlalı’nın, 1943 yılında Van’nın Özalp ilçesinde sınır kaçakçılığı nedeni ile mahkemeye çıkarılan ancak serbest bırakılan 33 Kürt köylüsünü uzun namlulu silahlar ile askerlerine taratarak gerçekleştirdiği toplu imha pratiğinden sonra; Uludere ilçesinin Roboski köyünde ikamet eden ve sınır kaçakçısı olduğu teknik araçların yardımı dahi olmaksızın anlaşılabilen 35 Kürt köylüsünü katıl etmiş olmaları; politik amaçlı faşist sömürgeci toplu imhaların birer örneğini oluşturmaktadırlar. Katliamların sınırlı bir tazminat ödemek ile kapatılamayacağı aşikardır. Bu türden eylemler terk edilmeli, mağdurlardan özür dilenmeli, mağduriyeti karşılayacak miktarlarda tatminkar maddi ve manevi tazminat ödenmeli, daha önemlisi de katliamın emrini verenlerin tamamı (en üstten en alta kadar bütün sorumlular) yargıya teslim edilmelidir. Katliamda sorumluluğu bulunan bütün kişilerin yargıya teslim edilerek cezalandırılmaması halinde ise, olay; toplu imha ve insanlık suçu olarak uluslararası mahkemenin önüne taşınmalıdır.

Uludere katliamdır, Kürtaj ise Uludere değildir. Anne ve babanın rızalarının bulunması halinde kürtaj yapılabilmelidir, hukuki bir hak olarak yasal düzenlemeye bağlanmalıdır.Anne ve babanın doğurmak istemediğini ise, hükümet zorla doğurtmamalıdır.

Devletin gerçekleştirdiği operasyonlarda Kürt yerleşim birimlerinin çevresindeki ormanlar defalarca yakıldı/yakılmaktadır. Kürt yerleşim birimlerinde 1980’den 2000 yılına kadarki bir süreçte, normal sivil yaşam içerirsindeki Kürtlere yönelik olarak gerçekleştirilen öldürme, yaralama ve kundaklama eylemlerinin sayısı 125. 000’dir. Bu eylemlerin failleri olan İttihatçı-Kemalist kontrgerillacılar, yani diğer bir deyişle Teşkilat-ı Mahsusa’nın çocukları ortaya çıkarılabilmiş, yargıya teslim edilmiş değildir. Ayrıca dört bin köy yakılıp yıkılmış ve dört milyon insan da zorla göçertilmiştir. 1908’de İttihadı Terakkinin planlama, istihbarat ve gizli eylem dairesi olarak kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, lokal adlar ve farklı isimler ile varlığını ortaya koymayı sürdürmekte, devlet adına imha pratiklerini gerçekleştirmeye de devam etmektedir. Devletin kontrgerilla birimleri bütün tetikçilerle birlikte ortaya çıkarılmalı, yargıya teslim edilmelidirler. Liberal muhafazakar ve yeni Osmanlıcıların iradesizlikten, korkudan ya da en üst düzeyde görev yapmış devlet adamalarının “faili meçhul” olarak nitelendirilen olaylarda sorumluluğunun bulunmasından ve buna bağlı olarak devletin imajının tümden batabileceği kaygısından yahut var olan hukuk dışı yapıyı (kontrgerillayı) ehilleştirip kendi denetiminde kullanabilmek isteğinden dahi olsa; bütün tetikçi ve planlamacıları ortaya çıkarmaması halinde, failler gibi bütün olayların sorumlusuna dönüşecekleri aşikardır. İktidardaki liberal muhafazakarların “faali meçhul” olarak isimlendirilen ve devletin içindeki birimlerce devlet adına işlenmiş siyasi katliamların sorumlularını yargıya teslim etmeksizin, 1955 ve 1957 provokasyonuna dayanan Ermeni ve Pontus’lu Rumları göç ettirme, katliam temelinde mallarına el koyma olaylarını ortaya çıkartıp mağduriyetleri karşılamaksızın, 1977 yılında İstanbul Taksim’deki 1 Mayıs’taki provokasyonu ve katliamının failleri yanında Malatya, Maraş, Çorum, Sivas-Madımak, Gazi’deki Alevi katliamlarının ve 12 Eylül Faşist darbesi sürecindeki yargısız infaz ve işkencelerin failleri yargıya teslim edilmeksizin, tazminatlar ödenmeksizin Türkiye de hukukun üstünlüğünün sağlanması olanaklı değildir. Bu olayların bütünü bağlantılı olduğundan söz konusu olaylar aydınlatılmadan, hükümetin sadece kendilerine darbe yapmaya çalışan bireyler ile sınırlı bir kovuşturmayı esas almaya devam etmesi durumunda; Ergenekon’da deşifre olmayan unsurları ehilleştirip kendi derin devletini kurmaya yönelme ihtimali vardır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı olan Seferberlik Tetkik Kurulu, Türk Mukavemet Teşkilatı, Jitem, Jit, Ergenekon gibi lokal isimleri kullanan ve devletin içerisinde plan ve teori daireleri yanında operasyon istihbarat ve eylem daireleri ile örgütlü bulunan Kontrgerilla dağıtılmalı, üyeleri yargıya teslim edilmeli, yapmış oldukları eylemler açıklanmalı, mağdurlardan özür dilenmeli ve tazminatları ödenmelidir.

Toplu imha pratiklerine, ya da mekan ve zamana yaydırılmış imha eylemlerine katılmış bireylerin isimleri; yerleşim birimlerinin, parkların, yolların, caddelerin adı olmaktan çıkarılmalıdır. Toplu imha süreçlerinin bütününe karşı durmanın ve mağdurlara saygının bir sembolü olması açısından; toplu imha anıtı yapılmalı ve müzesi kurulmalıdır. Ayrıca bütün aidiyetlerin toplu imhalarını ifade edebilecek ortak bir gün saptanarak, yas günü ilan edilmelidir. 1915’te Kürt Ezîdîlerinin, Ermenilerin, Asurilerin, Pontuslu Rumların, 1921 de Sivas’ta Kürt Kızılbaş-Alevilerinin, 1937-1938 de Dersimde Kürt Kızılbaş-Alevilerin, 1955-1957’de İstanbul da Rum ve Ermenilerin, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas Madımak ve Gazi’de Kızılbaş-Alevilerin, 1980 ve 2000 yılları arasında “faili meçhul” adı altında işlenmiş siyasi katliamların failleri ortaya çıkarmalı, yaşamda olanlar yargılanarak cezalandırılmalı, mağdurlara tazminatları ile toprakları verilmelidir. Göç ettirme,toplu imha ile köy yakmalar sonucunda mağdur olan herkese el konulmuş malları geri verilmeli, mallarının iadesi mümkün değilse, bugünkü gerçek piyasa değeri üzerinden parasal karşılığı tazminat olarak ödenmeli, yakınları katledilenler ile yaralananlara da tazminat ödenmeli, bütün mağdurlardan devlet adına özür dilenmeli, failler hayatta ise yargıya teslim edilmeli, insanlık suçları zamanaşımına uğramaz kuralı esas alınarak düzenlenmelidir. Çeşitli süreçlerde toplu imhaya maruz bırakılanlar ile topraklarından sürülmüş olanların torunlarına vatandaşlık hakkı verilmelidir. Toplu imha süreçlerinin lokal düzeyde de olsa bir daha yaşanmaması, tarihsel belleğimizin silinmemesi ve vicdanlarımızın da buharlaşmaması için, insanlık suçlarının bütününün güncel kalmasından ve faillerinin teşhirinden yanayız.

Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Türkiye’ye “faili meçhul” olarak bırakılmış öldürülme, yaralama ve kundaklamalardan kaynaklanan mağduriyetler ile köy yakıp boşaltmaktan kaynaklanan zararların tam olarak tazmini için, iç hukuk yolunun yaratılması sorumluluğunu yükledi. Bu çerçevede, 5233 sayılı Yasa çıkarılmış oldu. Ancak 5233 sayılı yasada; göçe tabi tutulmuş olan köylüler ve faili meçhul bırakılmış siyasi cinayetler sonucunda müşteki durumuna düşen bireyler ile maktullerin aile bireyleri açısından manevi tazminat alma hakkı düzenleme dışı bırakıldığı gibi, olay tarihinden itibaren veya başvuru tarihinden itibaren yasal faiz talep edebilme imkanı da sağlanmamıştır. Dosyanın avukat ile takip edilmesi halinde, avukatlık ücretinin devletçe ödenmesi gerekirken, avukatlık ücreti de hukuka aykırı olarak 5233 sayılı yasada düzenlenmediğinden, mağdurların sırtında bırakılmıştır. Faili meçhul öldürme ve yaralamalarda; olay tarihinden itibaren 65 yaşına kadar tüm gelirlerin (hesaba esas alınacak bordro olmaması halinde) karar tarihinde geçerli asgari ücretin brüt miktarı üzerinden, emeklilik dönemini de kapsayacak şekilde hesaplanması gerekirken, mevcut yasada ise, katledilmiş olan her insanımız yönünden, toplam 20 bin liranın verilmesi hukuksuzdur. Köy zararları açısından ise, Kürt yerleşim birimlerinde bütün alış veriş ilişkilerinin yazılı belge düzenlenmeksizin şifahi usullerle yapıldığı bilinmesine rağmen, köydeki evinden sürülmüş köylünün kira masraflarını ödememek için, 20 yıl öncesine ilişkin kira kontratlarının, vergi kayıtlarının istenmesi, hayvan zararlarını ödememek açısından da; 20 yıl öncesine ait hayvan tutanağının, aşı belgesinin, vergi kaydının ispat şartı olarak aranması, yakılıp yakılmış evlerin son 15–20 yılda köylüler tarafından kullanılmamış olmasına rağmen, yararlanılmayan yılların dahi amortisman indirimine konu edilerek, köylülerin tazminatlarından indirime gidilmesi, arazi ve meyve ağaçlarının kısmen hesaplanan zararları üzerinden dahi, Valilik Zarar Tespit Komisyonlarınca hakkaniyet indirimi, kuraklık indirimi, yıl indirimi, nadas indirimi adı altında keyfi, yasadışı yorumlar esas alınarak, alacaklarından indirimlere gidilmesi, 12 yıl boş kalan köylere 4-5 yılla sınırlı mahsul zararı hesaplanarak ödenmesi hukukun tümden tahribidir. Zarar Tespit Komisyonlarındaki 7 üyeden hiçbirinin hakim olmaması ve tazminat hukukunu bilmemeleri, ayrıca bütün komisyon üyelerinin komisyon başkanı olan Kaymakam veya Valilere özlük hakları anlamında bağlı ve gözlerine bakan birer memur olması ise, diğer bir hukuksuz durumdur. Valilerin ve Kaymakamların ağızlarına bakan komisyon üyeleri, zarar dosyalarını devlet adına ucuza kapatmak için yarışmaktadır. Barolar ve Baroların komisyonlarda görevlendirdiği avukatlar ise tümden etkisiz kalmakta ve hukuksuzluk tiyatrosu olan komisyonlardaki kararlara muhalefet şerhi dahi koymayarak birer figüran olmaktadırlar. 5233 sayılı Yasa ile bağlı yönetmeliği; tatmin edici ve adil bir ödemeye imkan verecek şekilde, yeniden düzenlenmelidir. 5233 sayılı Yasanın süresi uzatılmalı ve henüz başvurusunu yapmamış olanlara da hak kaybı yaşamamaları açısından, başvuruda bulunma imkanı verilmelidir.

Hükümetlerin kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi yeni bir düzenleme ile ortadan kaldırılmalıdır. Hukuk devletinde asıl olan hukuka uygun kanunlar ile düzenlemeler yapılmasıdır. KHK’ler ile yürütmeye hukuka aykırı düzenlemelerini meclisin denetimi olmaksızın ve yargıyı da bay pas ederek yapma imkanı sağladığından, ölçüsüzlüğe ve hukuksuzluğa yol açmaktadır.

Atıfta bulunduğumuz hiçbir aidiyet ve grubun özgürlükleri diğer biri ile çelişmemekte, karşı karşıya gelmemektedir. İstisnasız her aidiyetin varlık ve özgürlüğü; devletin resmi ideolojisi olan İttihatçı-Kemalizm in statükoculuğu ve bu statükoyu esnek yöntemler temelinde yayma amacındaki liberal muhafazakar-yeni Osmanlıcı çizgi ile çatışmaktadır. Bu nedenle grup üyelerimizin farklı payları olsa da, devlettin gerici-retçi-inkarcı-ırkçı-Kemalist statükoculuğuna karşı; her aidiyetin özgürlüğünü hep birlikte savunmak paydasında ortaklaşmaktadırlar. İttihatçı-Kemalist çizgi; bütün sorunların kaynağıdır, devletin resmi ideolojisi olmaktan çıkarılmalıdır. Ayrıca devletin herhangi bir resmi ideolojisi bulunmamalı, Anayasa’da her hangi bir resmi ideoloji olmamalıdır. Bu çerçevede İttihatçı-Kemalist yasal düzenlemeler de değiştirilmeli, kaldırılmalıdır. Bu değişiklik yapılırken, herhangi bir etnik,dinsel ve mezhepsel ideoloji egemen kılınmamalıdır.

Gerek Osmanlı döneminde, gerekse Türkiye’nin kuruluşundan itibaren yapılmış bütün anayasalar askerlerin ve sivil devlet bürokrasinin eserleri olarak ortaya çıkmış bulunduğundan, özgürlükçü nitelikleri olmamıştır. Söz konusu anayasalar toplum ve bireyin hak ve özgürlükleri yerine, devletin kutsallığını, güvenliğini, kırmızı çizgilerini ve korunmasını esas alan metinlerdir.

12 Eylül Faşist darbesinin ürünü olan ve farklı tarihlerde yapılmış değişiklikler sonucunda sistematiği bozulan, sözde olarak düzenlediği her haktan sonra “ama veya ancak” diyerek ortadan kaldıran, sarsılmış faşizmi güçlendiren 12 Eylül 1980 darbesinin anayasası, getirmiş olduğu bütün kurumlar ile birlikte ortadan kaldırılmalı, bildirgemizde ortaya koyduğumuz şekilde bütün aidiyetlerin varlık ile özgürlüklerini güvence altına alacak,yeni bir Anayasa yapılmalıdır. Anayasanın veya Anayasanın ilk üç maddesinin değişmezliği söylemi, statüko ve gericiliğin değişmezliğini yansıtmaktadır. Tarih ve toplumların ihtiyaçlarına göre her şey değişir , değiştirilir. Bütün aidiyetlerin varlık hak ve özgürlüklerinin üzerine, ideolojik politik gerici kanun mevzuatı ve Anayasalar ile beton döküldüğünden, her şey özgürlük ve haklardan yana olarak değiştirilmelidir. İki ülke,iki ulus, çok sayıda ulusal azınlık, farklı dini inançlar ve ibadethaneleri Anayasal güvence altına alınmalı, ancak düşünce özgürlüğüne karşı tehdit olacağından herhangi bir resmi ideolojiye de yer verilmemelidir. Yapılacak yeni Anayasa bir tek partinin çoğunluğu üzerinden dayattığı bir metin olmamalı, uzlaşmaya dayanan bir toplum sözleşmesi niteliğinde olmalı, kutsanan devletin güvenliği ile varlığını esas alan “devlet” odaklı anayasa yerine, toplumun ve bireyin özgürlüğünü esas alan “toplum ve insan odaklı” anayasa yapılmalıdır. Yeni Anayasa kısa, yoruma meydan vermeyen ve bir özgürlük alanını düzenlerken, “ama”lar ile kısıtlayıp biçimsizleştiren bir düzenleme olmamalıdır. Bu bildirgemizde özetlediğimiz hak ve özgürlüklerin bir kısmının Anayasa da, diğer kısmının da yasama tekniği açısından anayasada yer alamayacak durumda olması nedeni ile Anayasanın yansıması olabilecek yasalar ile düzenlenmelidir. Aksi takdirde özünde yeni bir Anayasa yapılmayacak, yapılacak anayasa eskisinin diğer bir yansıması olacak ve sadece Türk sermayesinin uluslararası sermaye ile birleşme ve içerde de istediği gibi hareket edebilme olanağını sağlayabilecektir.

Grubumuz, 19. yüzyıldaki egemenlerin değer saydığı “kanunilik” ilkesi yerine, dünyanın hukuksal anlamda geldiği en gelişmiş değerleri daha da ileriye taşıyarak, toplumsal özgürlük alanını genişletme mücadelesi çerçevesinde dinamik olarak gelişebilen “evrensel hukukun üstünlüğü” değerini esas almaktadır. Devletin ideolojisinin yansıması olan kanunlar (yani kanunilik ilkesi) çerçevesinde; avukatların “kanun adamı” ve Baroların da “devlet kurumu” durumuna düşürülmesini reddeden grubumuz; “hukuk adamı” olmayı ve meslek örgütü olan Barolarımızın da bağımsız “hukuk kurumu” olmasını en önemli değer saymaktadır. Grubumuz, bu değere ulaşabilmenin ön koşulunu da; öncelikle ötekileştirilen her aidiyetin hukukuna sahip çıkmak şeklinde ortaya koymaktadır.

Yukarıda sıraladıklarımız siyasi-toplumsal-kültürel-ekolojik sorunlar olmakla birlikte, diğer boyutları ile hukuksal sorunlardır.Bu sorunları kendilerine konu etmeyenlerin, herhangi bir hukuki çözüm önermeyenlerin hukukçu olabilmesi ve yönetiminde bulundukları kurumunda, hukuk kurumu niteliğine kavuşması olanaklı değildir.

Biz Devrimci Demokrat Avukatlar Grubu olarak; kısır döngüye, edilgenliğe, eklemlenme kültürüne, seçeneksizliğe mahkûm değiliz. Atıfta bulunduğumuz siyasi-toplumsal sorunlar; aynı zamanda temel hukuksal sorunlar durumundadır. Grubumuz diğer gruplar gibi, toplumsal sorunlara sırtını dönerek, gündemleştirmekten kaçınarak, mevcut gerici statükonun direk veya dolaylı bir parçası olmayacağı gibi, Meslek sorunları açısından da, en kapsamlı programı ortaya koyarak, çözüm için pratik mücadelesini vermeye hazırdır. Meslek sorunlarının bütününe pratikte de çözüm getirebilecek tek grubuz. Mevcut grupların on yıllardır, hiçbir meslek sorununu çözmemiş olması da, bu saptamamızın bir kanıtıdır. Devimci-Demokrat Avukatlar Grubu, meslek sonlarının en kapsamlı programına sahip olduğu gibi, pratikte de çözüm sağlayacak tek gruptur.

Gönderen Avukat Medeni Ayhan

ayhanmedeni@hotmail.com











Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2012-07-18 (825 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution