Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.








Av.Medeni Ayhan:OLASI BİR PARTİ PROGRAMI TASLAĞINI OKUYUCUNUN TARTIŞMA VE DEĞERLENDİRMESİNE AÇIYORUM. -01.02.2013

KÜRDİSTAN ULUSU VE ÜLKESİ İKTİDAR PARTİSİ PROGRAMI(BERNAMA PARTÎYA ÎKTÎDARA WELAT Û NETEWÊ KÛRDÎSTAN)

Kürdistan ulusunun ülkesi Kürdistan, 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı ile birlikte feodal dönemin emperyalist(yayılmacı) iki devleti olan Osmanlı İmparatorluğu ve İran Sefavi devletinin arasında filen ikiye bölünmüş oldu. Kürdistan bu süreçle birlikte iki emperyalist güç arasında tampon bölge ve artık ürünü ele geçirmek için savaş ve seferlerin alanına dönüştü. Ülkemiz Kürdistan söz konusu iki ülkenin 1639 yılında imzaladıkları Kasrı Şirin antlaşması ile resmen bölünmüş oldu. Kürdistan, emperyalist bir antlaşma olan Lozan antlaşması ile birlikte ise; Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri arısında dört parçaya bölündü. Lozan antlaşması ile birlikte Kürdistan da 630 lu yıllarda Arap-Abbasilerin işgali ile kurulan ve Selçuklu, Moğol, Osmanlı ile İran Sefavi devletleriyle sürdürülen feodal dönem sömürgeciliğinin yerine, kapitalist dönemin modern sömürgeciliği kurulmuş oldu. Kürdistan ı sömürge statüsünde tutmak için Sadabat Paktı,Sento,Cento gibi bölgesel antlaşmalar imzalanarak var olan statükonun sürdürülmesi esas alındı.

Kürdistan ulusunun istem ve iradesinin dışında ülkesi gasp edilip bölünüp paylaşılırken, klasik bir sömürgede dahi görülmeyecek türden bir sömürgecilik statüsü içeresine alındı.19 yüzyılda Hindistan ı sömürgeleştiren İngilizler dahi Hint milletini, dilini, kültürünü ve ülkelerinin adını red ve inkar etmezken, Kürdistan daki sömürgeci güçler ise sömürgeciliklerini sadece ekonomik ve idari sömürgecilikle sınırlamayarak Kürtlerin dilini, kültürünü ve ulusal varlığını da red ve inkar ederek hem asimilasyon hem de imha yolu ile tüketmeyi esas aldılar. Günümüzde dahi Kürdistan nın klasik bir sömürgenin statüsünün altındaki koşullarda tutulmaya devam edildiği aşikardır.

Kürdistan da kurulan sömürgecilik karşısında; Baba Tahîrê Hemadanî, Feqê Teyran,Melayê Cizîrî ve Ehmedê Xanî nin eserlerini dönemin temel eğitim kurumları olan medreselerde okuyarak yurtsever bilince ulaşan Medrese kökenli aydınlarımızın liderliğinde 1800 li yılların başından yakın tarihe kadar kırka yakın ayaklanma gerçekleştirilmekle birlikte, kurulan sömürgeci statükonun arkasında bölgesel ve uluslararası güçlerin yer alması, sömürgeciliğin sosyo ekonomik gelişimi ve modern sınıfların billurlaşmasını engellemesi ,var olan ayaklanmaların lokal kalması, güç dengelerinin karşılaştırılamayacak kadar eşitsiz olması, iç birliğin kurulamaması, günümüze nazaran teknolojik imkanlardan yararlanma olanağının olmaması gibi sebeplerle yenilmiş olsalar da, siyasal tarihimizi ve bilincimizi devam ettirmişlerdir.

1880 yılına kadar yeryüzünde 25 devlet kurulu iken, günümüzde ise 207 devlet bulunmaktadır.1880 yılından sonra kurulan 182 devletin tamamı; ya sömürge, işgal, manda statüsünden kurtularak kurulmuş, yada federal yapılı devletlerin çözülüşü üzerine kurulmuşlardır. Belçika da Felemen ve Valonlar ayrışma sürecindedir. Yine İspanya da en yoksul bölge yi oluşturan Basklar ile en zengin bölge olan Katalanlar ,Merkezle(Madrid le)sömürge çelişkisi(ezilen ulus ve ezen ulus çelişkisi) olmaksızın bir federal devlette yer almalarına rağmen, ayrışma sürecindedirler. Korsika, Fransa dan, federal yapıda olan İrlanda ve İskoçya da İngiltere den ayrılma sürecindedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği nin çözülüşü ile birlikte 20 den fazla devlet çıkarken, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti yapısında ise, 7 ayrı devlet çıktı. Kanada da, özerk bölge olan Qubik, anayasal olarak Kanada devleti içinde bağımsız devlet statüsüne yeni kavuşmuş olmakla birlikte, tümden bağımsızlaşma süreçleri devam etmektedir.

Yugoslavya federasyonundan yeni ayrılan Karadağ Cumhuriyeti, Kıbrıs Rum
Devleti, Lüksemburg, Malta devletleri ile adını burada sayamayacağımız pek çok devletin nüfusları, bir çok Kürdistan şehir veya ilçelerinin nüfusundan dahi azdır. Diğer bir değişle; Birleşik Arap Emirlikleri, Karayip Ada Devletleri veya federal yapıyı kabul etmeyerek Türkiye nin yönlendirmeleri ve yayılmacı politikaları çerçevesinde bağımsız devlet ilan eden Kuzey Kıbrıs Türk devleti denilen
yapının nüfusları itibari ile birçok Kürt ilçesinin veya bir mahallesinin barındırdığı nüfustan dahi az bir nüfusa sahip olduğu bilinmektedir. Türkiye nin egemenliği altındaki topraklarda 30 milyon, Irak ın egemenliği altındaki topraklarda 6milyon, Suriye’nin egemenliği altındaki topraklarda 3 milyon, İran nın egemenliği altındaki topraklarda da15 milyon olmak üzere yaklaşık 54 milyon Kürt nüfusunun bulunduğu, Kürdistana Sor (Kızıl Kürdistan) ve Dağlık Karabağ da zorla göçertilip dağıtılan nüfus yanında hala Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Sudan, Çeçenistan, Hindistan ve Avrupa nın çeşitli ülkelerinde bulunan nüfusla birlikte bilinenden daha fazla bir nüfusa sahip olan Kürt ulusunun, dünyada devletsiz olan en büyük nüfus olduğu tartışmasızdır. Arapların 22 devleti varken, Türk etnik
kökenine tabi 7 devlet bulunmaktadır. İran ve Tacikistan ile birlikte iki fars devleti bulunmaktadır.

Kürdistan, yaklaşık bin yıldır sömürge statüsüne alınan, içerisine alındığı statüko toplu imha, red ve inkarla
sürdürülen, bölünen, parçalanan, paylaşılan dış ekonomilere artı değer sağlamada kullanılan, ulusal
varlığı, ülkesi, kendi kendini bağımsızca yönetme hakkı, kültürü, dili yok sayılan, sonuç itibariyle de klasik bir
sömürgede var olan haklara dahi sahip olmayan sömürge bir ülkedir. Kürdistan, sömürgeci devletler
açısından, mallarını pazarlayacakları yan bir pazar olduğu gibi, geniş ve verimli tarım alanlarındaki üretimi,
yer altı yer üstü zenginlikleri, gaz, petrol ve petrol kadar önem kazanmakta olan su kaynaklarıyla sömürgeci
devletlerin ekonomilerine art değer transferinde kullandıkları bir ülkedir. Ayrıca, sömürgeci
devletler, metropollerinde Kürt emekçilerinin emeğini en ucuza kullanarak, ekonomilerine artı değer transferi
sağlamış olmaktadır.

Atıf yaptığımız istatistiki verilerden de anlaşılacağı gibi, istisnasız olarak ulusal sorunu yaşamış ve yaşamakta olan her ulus, köktenci, devrimci ve gerçek çözümü, kendi bağımsız devletini kurmada bulmuştur. Kürt ulusu, dünyadaki diğer uluslardan farklı taleplerle ulusal mücadele yürüten, özlemleri ve hedefleri diğer uluslarla türdeş olmayan, kategori dışı, kendine özgü bir halk olmadığı gibi, dünyanın en kadim ve en temel kültürlerinden birinin yaratıcısı ve temsilcisi olarak, diğer bütün ulusların sahip olduğu hakların sahibi olmaya layıktır. Sömürgeciliğin her alandaki tahribatlarını ve izlerini yok edecek, ülkesi ve ulusu ile birleşme zemini yaratacak, uluslararası alan ve kurumlarda özne olmayı sağlayacak, özgün kurumlaşmasını en özgür şekilde gerçekleştirme imkanı verecek, ülke zenginliğini kendi içinde kullanma olanağı yaratacak, ulusal ve ülkesel birliğe götürecek, kadim ulusal kültürünü özgürce kurumsallaştırma ve dünyanın evrensel kültürüne katkı sağlamaya imkan sunacak tek çözüm; nihai olarak bağmışız Kürdistan nın kurulmasıdır.

Kavramlar düşünme araçlardır. Doğru düşünmeyi ve doğru ideolojik politik hat oluşturmayı kavramlar, tanımlamalar ile bunların yansıması olan analizler aracılığıyla sağlıyoruz. Kürt sorunu kavramı, sorunun doğru tanımlanması ile doğru çözümüne götürmesi yerine, saptırma ve işbirlikçiliğe çekme aracıdır. Kürt sorunu kavramı ile var olan sorun; ülke topraklarına, ulusun kolektif varlığına ve bağımsız siyasal iktidar hakkına değil, bireysel kültürel haklara yada topluluk ve azınlık haklarına indirgenerek tanımlanmasına yol açmaktadır. Sorunu doğru ve devrimci tanımlamaksızın, doğru ve devrimci bir çözüme ulaşmak olanaklı değildir. Kürt sorunu kavramı; gerici ve işbirlikçi bir zihinsel anlayış ile pratiğin yansıması olduğundan, her ulus sorunu ülke topraklarına, ulusun kolektif varlığına ve bağımsız siyasal iktidar hakkına bağlı olduğundan, Kürdistan sorunu ve Kürdistan ulusal sorunu kavramı ile tanımlamasını esas alıyoruz. Kürt sorunu yerine, Kürdistan sorunu kavramında sorunu tanımlamanın zorunlu olmasının diğer bir nedeni ise ülkemiz Kürdistan da Kürt ulusu ile birlikte bütün ulusal azınlıkların(Asuri(Süryani,Nasturi,Keldani,Maruni),Mehelmi,Ermeni,Çingene,Türkmen,Arap,Fars(Acem),İbrani,Çerkez,Laz vs) tamamını kapsayıcı, demokratik, seküler ve her aidiyetin varlığının kabulüne, dil, kültür ile anadillerinde eğitim haklarının sağlanmasına dayanan bir çatı kavramı olmasıdır. Kürt sorunu kavramı yerine, Kürdistan sorunu kavramını esas almamızın diğer bir nedeni; dini inançları ve bu inançların kültürleri üzerinden kendilerini tanımlayan Kürt ve Kürdistan ulusal inançlarından olan Mitra nın devamı olan Zerdüştlük ile Zerdüştlüğün lokal bir yorumu ve yolu olan Manîlik, Mazdekîlik, Ezîdîlîk, Kızılbaş(Sersor) Alevîlîği, Kakaîlîk(yarisanî), Durzî(Derzî), Bektaşî, Tahtacı, Cercerî, Sabî Mendain gibi batini inançlar yanında, semavi dinler olan Müslüman, Hristiyan ve Yahudiliğe mensup bütün kesimleri de eşit kabul eden, devlet aygıtı dışında kalmak kaydı ile ibadet özgürlüklerini sağlayacak bir çatı kavramı olmasıdır. Bu stratejik anlayışımız çerçevesinde bir hakikat olan Kürt ulusu kavramı yerine, daha seküler bir çatı kavramı olan, bütün aidiyetleri kapsayıcı bulunan Kürdistan ulusu kavramını esas alıyoruz. Kürdistan; Kürt ulusunun,Asuri(Süryani,Nasturi,Keldani,Maruni),Mehelmi,Ermeni,Çingene,Türkmen,Arap,Fars(Acem),İbrani,Çerkez,Laz vs ulusal azınlıklarının, Zerdüştiler ile Zerdüştlüğün lokal bir yorum ve yolu olan Manîlik, Mazdekîlik ,Ezîdîlîk, Kızılbaş(Sersor) Alevîlîği, Kakaîlîk(yarisanî), Durzî, Bektaşî, Tahtacı, Cercerî, Sabî Mendain gibi batini inançlar yanında, semavi dinler olan Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiliğe mensup bütün kesimlerin ortak vatanı ve ülkesidir. Kürdistan ülkesi, bütün Kürdistanlılarındır. Kürdistan ulusu da; atıf yaptığımız ve Kürdistan topraklarında yüzlerce veya binlerce yıldır yaşayan bu aidiyetlerin toplamından oluşmaktadır. Ulus sorunumuz; ülkemizde tarihsel açıdan yaşayan bütün aidiyetlerin emeğinin, yer altı ve yerüstü zenginliklerinin, pazarının gasp edilmesinden, aidiyet dil kütür ve varlıklarının ülkemizle birlikte red ve inkar edilmesinden kaynaklanan bir sorun olduğundan sömürü ve baskı pratikleri bağlamında bütün aidiyetleri olumsuz tarzda etkilediğinden ve bütün aidiyetlerin mücadele birliğini esas aldığımızdan dolayı da Kürdistan sorunu ve Kürdistan ulusu kavramları üzerinden şekillendirdiğimiz bir stratejiyi esas alıyoruz. Patimiz, bu aidiyetlerin tamamının temsilcileri ile yer alacakları demokratik ve katılımcı bir birlik kurumlaşması olmayı esas almaktadır. Bu çerçevede partimiz; Türkiyeli, Iraklı, Suriyeli, İranlı bir çizgi ve kurumsallaşmayı değil, Kürdistani bir iktidar ve kurumsallaşmayı esas alan, kendisini Kürdistani olarak nitelendiren yurtsever devrimci bağımsızlıkçı bir partidir. Kuracağımız dernek, vakıf, kültür merkezi ve diğer kuramların adında Kürt kavramı yerine, ülkemiz Kürdistan nın adını bulundurmayı esas alıyoruz. Atıfta bulunduğumuz bu gerekçelerin tamamını nazara alarak partimizi; Kürdistan Ulusu Partisi(Partîya Netewê Kûrdîstan) adı ile isimlendirdik.

Kürdistan sorunu, ekonomik, siyasal, kültürel, sosyal, demografik yanları bulunan toprağa(ülkeye) bağlı bir sorundur. Tarihte üçe bölünmüş Polonya sorunu sömürgeleştirilmiş Vietnam sorunu, sömürgeleştirilmiş Cezayir sorunu, sömürgeleştirilmiş Hindistan sorunu ne idiyse Kürdistan sorunu odur, hatta bu örnekeler nazaran daha ağır bir sorundur. Günümüzün güncel ulusal sorunları bağlamında ise Filistin sorunu, İrlanda sorunu, İskoçya sorunu, Belucistan sorunu, Bask sorunu, Huzistan sorunu, Doğu Azerbaycan sorunudur. Ancak Filistin nazaran dahi hiçbir statüsü ve hakkı sağlanmadığı için Kürdistan sorunu çok daha ağır bir sorundur. Kürdistan klasik sömürgelerde görülmeyecek haklardan da yoksun tutulan bir alt sömürgedir. Bütün ulus sorunları toprağa ve bağımsız siyasal iktidara bağlı olarak sömürgeleştirilmiş veya işgal edilmiş ülkelerinin adında tanımlanıp kavramlaştırılırken, Kürdistan sorunun ise saptırılarak işbirlikçi bir zihniyet üzerinden bireysel haklar talebini veya en fazla azınlık hakları talebini içeren Kürt zorunu üzerinden kavramlaştırılıp bu çerçevede sözde çözüm aranması kabul edilemez.

İttihat Terakkinin, Osmanlı İmparatorluğunun Balkanları kaybetmesinden sonra, Osmanlılık ilkesini terk ederek İslamlık ilkesini esas almaya başladığı, Arabistan ın kaybından sonra ise, İslamlık çizgisini de terk ederek Türkçülük çizgisini esas aldığı, İttihatçılığın hem kendisi hem devamı olan Kemalizm’in de günümüze kadar devam ettirdiği Türkçülük başat olmak üzere Türkçü-İslamcı çizgiyi sürdürebilme koşularının kalmaması sebebiyle de Türkiyelilik çatısı ve çizgisi üzerinden mevcut statükoyu sürdürerek gericilik ile sömürgeciliği yeniden ürütmenin temel alındığı görülmektedir. Kürdistan ülkesini, Kürt ulusunun altından çekme ve bireysel haklar temelinde sorunu saptırma çalışmasında, Kürdistaniliği esas almayan bazı Kürt eğilim ve kişiliklerinin ortaya koyduğumuz İttihatçı-Kemalist çizgide yönlendirilerek kullanıldıkları
aşikardır. Kürdistanilik yerine, Türkiyeliliği esas almak, siyasal iktidar hakkını ve Kürdistan ülkesini satışa
çıkarmaktır. Türkiyelilik, İranlılık, Süriyelilik, Iraklılık mevcut statükoyu, gericiliği ve sömürgeciliği işbirlikçi ilişkiler ile yeniden üreterek süründürmenin çatı kavramlarıdır. Partimiz, Ortadoğu bölgesindeki statükonun tümden değişimi ve dönüşümünden yanadır. Çeşitli güçlerin çelişki ve çatışmalarından yararlanırken, bu stratejisine uygun olarak değişim ve dönüşümden yana güçler ile taktiksel ilişki kurmayı tercih etmektedir.

Tarihsel açıdan jön Türklerin devamı ve kendisi İttihattı Terakki ve İttihattı Terakki nin kendisi ve devamı da Kemalist orducular, bürokratlar, Ergenekoncular, Balyozcular ulusalcılar ve diğer bir değişle CHP gibi statükoyu kuran ve savunanlardır. Bunların bölgesel ve uluslararası ittifakları ise, Şengay devletlerinden Rusya, Çin ve bunlarla işbirliği içeresindeki İran, Suriye, Iraktaki Maliki hükümeti, Lübnan Hizbullah’ı dır. Bu emperyalist ve statükocu kutbun karşısında ise, İttihattı Terakki içerisinden çıkarak ayrılan kendilerini Hürriyet ve İtilaf Partisi adı altında liberal muhafazakar ademi merkeziyetçi olarak tanımlayan ve yüzyıllık süreç boyunca Türk Devleti içeresinde iktidar mücadelesi veren, ayrıca Terakkiperver Partisi, Serbest Fırka , Adnan Menderes in Demokrat Partisi ve Turgut Özal ın Anavatan Partisinden sonra Tayip Erdoğan nın AKP side kendisini devam ettirerek, son on yılda iktidarını kalıcılaştırma mücadelesini sürdüren Yeni Osmanlıcı liberal muhafazakar eğilimdir. Bu eğilim de Kuzey Kürdistan daki sömürgeciliği yeniden üreterek şekilsel değişikliklerde devam ettirmekten yana olan diğer bir statükocu ve gerici eğilimdir. Türk devletinde yüzyıldan fazla bir süredir iktidar mücadelesi veren bu iki gerici ve sömürgeci eğilimden birine demokrat sıfatı yükleme ,işbirlikçileri olma gafletine düşmeden ikisini de red ederek hakları gasp edilmiş bütün aidiyetlerle mücadelede bileşip kardeşleşerek, devrimci dönüşümcü çizgi ile gücü oluşturmak esastır. Türkiye deki bütün siyaset aslında Türk egemenlik sisteminin bu iki temel gerici çizgisinin yüzyılıdır devam eden iktidar mücadelesinin ve bu mücadelede kendilerine eklemlenen diğer güçlerin çatışmasından ibarettir. Türkiye de sosyalizmi liberalize edenler Yeni Osmanlıcı liberal Muhafazakar çizgisinin işbirlikçisi olurken, sosyalizmi orducu, totaliter otoriter saldırgan bürokratik ırkçı ve katı devlet kapitalizmi ile evlilik ilişkisine sokarak Kemalist gericiliğe devrimcilik yada ilericilik sıfatını sahtekarca yükleyenler ise Kemalizm’in işbirlikçi ve eklemleneni olmaktadırlar. Bu kısırdöngüye son veriyoruz, bunlara eklemlenme yerine, Türk egemenlik sistemi içiresinde iktidar için çatışan iki gerici çizgiyi red etmeyi esas alıyoruz. Yeni Osmanlıcı ve liberal muhafazakar gerici ve statükocuların bugünkü bölgesel ve uluslararası müttefikleri ise; sömürgeci totaliter ve ırkçı olan Suriye de Basçı Esad rejiminin muhalifi olmakla birlikte, diğer bir gericiliği temsil eden Suriye Ulusal Konseyi, Irak ta Maliki nin muhalifleri ve İran da Molla rejiminin muhalifleri olan devlet içi güç odaklarıdır. Bu bölgesel ittifakın arkasındaki uluslararası emperyalist güçler ise ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya İtalya ve İsrail gözükmektedir. Şengay emperyalistleri Ortadoğu daki statüko ve sınırların değişmezliğini esas alırken, diğer emperyalist güçler ise İngiltere ve Fransa nın birinci ve ikinci dünya savaşları sürecinde oluşturdukları statükoyu değiştirmeden yana bir yönelime sahiptir. Ancak yeni Osmanlıcı ve liberal muhafazakar AKP hükümeti Osmanlı dan sonra üzerinde egemenlik kurduğu sınırlara sığmayan kendisini ekonomik diplomatik askeri ve siyasi açıdan dışarıya vurarak yayılmaya yönelen tekelli ekonomisi ile emperyalistleşmiş Türkiye nin ekonomik ve politik ihtiyaçlarına göre hareket etmektedir. Bu nedenle Türk egemenlik sisteminin ve sömürgeci statükosunun diğer kanadı olan Kemalist ulusalcı-orducular ile hızlı ve kıvrak tarzda uzlaşmaları ve diğer bir kavşakta müttefik değiştirerek Şengay devletlerinin İran ve diğer müttefikleriyle kurdukları ittifaka katılmaları dahi sürpriz olmayacaktır. Emperyalist ve sömürgeci Türkiye Avrupa Birliği veya Şengay devletleri gibi herhangi bir ekonomik pakt içiresinde olmaksızın yayılmasını sürdürme ve emperyalist siyaset ve paylaşımda istediği paya ulaşma imkanından yoksun kalacağını öngörebilmektedir.

Feodal dönemin yayılmacı ve emperyalist imparatorluğu olan Osmanlı nın bakiyesinden işbirlikçi tarzda çıkarılan Türkiye; devamı olduğu bu İmparatorluğun emperyalist pratiklerinden sonra ilk kez 1974 yılındaki Kıbrıs işgali ile emperyalist yayılma pratiğini ortaya koymuştur. Bugün ise askeri, ekonomik siyasi ve diplomatik açıdan daha fazla yayılabilme gücüne ulaştığı aşikardır. Çok sayıdaki sektörde Tekkeli bir ekonomiye sahip olan Türkiye, büyük-operasyonel-çevre için tehditkar bir orduya, büyük oranda artık değeri ortaya çıkartabilecek demografik yapıya, Osmanlı dan beri devam eden siyasi ve diplomatik bir nüfusu ile emperyalisttir, asker çıkartmış olduğu her ülkede Afganistan örneğinde görüldüğü gibi gücü oranında pay almıştır/almaktadır. Emperyalistleşen Türkiye kendisini dış sınırlara vurarak emperyalist ekonomi ve siyasetinin gereğini yapmaya yönelirken, Kürdistan sorunun ayağına bir pranga olarak takılması karşısında sorunu çözme yerine yönetme, sahte çözümlerle kendi referansları çerçevesinde manipüle etmeye çalışmaktadır.

Emperyalist ve sömürgeci Türkiye, aynı zamanda faşist bir devlet yapılanmasıdır. Türkiye deki faşizm klasik faşizmdeki gibi kiriz döneminde faşist bir partinin iktidara gelerek devletin niteliklerini ve rejimini değiştirmesi şeklinde ortaya çıkmış değildir. Türkiye Faşizmi; devletin kuruluşunda, yapısında, kurumsallaşmasında, resmi devlet felsefesinde ve üzerinde kurulmuş bulunduğu ve devam ettirdiği resmi ideolojik politik harç ile Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi ile sömürgecilik statükosunun zorunlu kıldığı ret inkar ve toplu imhalara dayanan saldırgan, ırkçı politik pratiklerde ve bürokratik niteliğinde cisimleşmiştir. Bu nedenle Türkiye deki faşist partiler dahi devletin yapısı ve kurumsallaşmasında cisimleşen faşizmi karşısında iktidara gelerek renklerini verme yerine, en fazla devlettin kuruluşunda cisimleşmiş faşizmin birer payandası olmaktadırlar. Türkiye deki faizsizim; kuruluş süreci ile birlikte geri ve katı bir devlet kapitalizmi üzerinde kurulmuştur. Irkçı saldırgan, bürokratik ve sürekli iç ve dış düşman yaratarak kendisini sürdürme özelliğine sahiptir. Türkiye deki faşizm; devletin yapısında kuruluşunda ve kurumlaşması ile resmi ideolojisinde cisimleştirildiğinden, sürekli faşizm şeklinde uygulanmaktadır. Sürekli faşizm; devrimci hareketin yükseldiği ve statükonun sarsılmaya başladığı yer ve tarihlerde darbeler veya olağanüstü hal adı altında açık faşizm şeklinde uygulanırken, buna karşın devrimci hareketlerin olmadığı, yada tasfiye olduğu veya zayıfladığı dönemlerde ise açık faşizme ihtiyaç kalmadığından, taktik olarak örtülü faşizme dönüştürülerek devam edilmektedir. İttihatçılık ve bunun kendisi ve devamı olan resmi devlet ideolojisi olan Kemalizm, faşizmdir. AKP nin temsil ettiği yeni Osmanlıcı liberal muhafazakar çizgi ise, devlette cisimleşmiş ve kurumlaşmış sürekli faşizmi tümden tasfiye etmek yerine, yontarak ve konjonktürel olarak da örtü altına alarak sürdürmeyi esas almaktadır.

Kürdistan ulusal sorunu; toprağa, bağımsız siyasal iktidara ve ulusuna bağlı olarak tanımlandıktan
sonra, nihai hedef olan bağımsız devlet kuruluşundan vazgeçmemek koşulu ile, ara taleplerin
güncelleştirilmesi ve federasyon gibi bir ara aşamanın konjonktürel olarak geçirilmesi de mümkündür. Bölünmüş ve paylaşılmış sömürge ülkemiz Kürdistan nın koşullarında demokratik Cumhuriyetçilik adın altında kavramlaştırılan ve kültürel özerklikten geri olan sözde çözüm ile siyasal iktidarı içermeyen Demokratik Özerklik veya siyasal iktidarı diğer uluslara eşit olarak içeremediği bilinen ancak kendi içiresinde siyasal özne olma imkanı içeren özerklik ve hatta federasyon türü çözümleri nihai hedef olarak işleyen bütün siyasal çizgiler gericidir, Kürdistani nitelikte değildir. Federasyon nihai bir hedef olarak işlenmeden, idealize edilmeden ve coğrafi sınırları saptanmak koşulu ile bağımsızlık hedefinden vazgeçilmediğinde, yani ara bir aşama ve sıçrama zemini olarak düşünülüp işletildiğinde ise konjonktürel olarak ilerici bir niteliğe kavuşur. Kürdistan Ulusal hareketi devrimci olmak zorundadır, devrimci olabilmek içinse bağımsız devlet kurma hedefi üzerinden zorunlu ve ilkesel siyaset yapmak durumundadır. Partimiz, Kuzey Kürdistan daki diğer bütün siyasi eğilimlerden farklı olarak bağımsız Kürdistan nın kuruluşu ve inşası hedefi üzerinden siyaset yapmayı esas almaktadır.

Kürdistan Sorunu, Ortadoğu bölgesinin en büyük, temel ve güncel sorunu olduğu gibi, dünyanın da temel sorunları arasına yerleşen uluslararasılaşan bir sorundur. Kürdistan sorunu, toprağa ve siyasal iktidara ve ulusumuzun kolektif hakları temelindeki çözümü olan bağımsızlığına saygılı olan her devletin ve uluslar arası kuruluşun arabuluculuğuna açıktır. Kürdistan sorunu; günümüzde Ortadoğu sorunu olarak bölgesel bir sorundur, ancak bir dünya sorunu olarak da ulusalarasılaşmış bir sorundur. Kürdistan sorunu uluslararasılaşan bir sorun olarak Birleşmiş Miletler gibi uluslararası kurumlara taşınarak uluslararası hukuk ve gözlemcilerin katkısı ile çözülmelidir. Kürdistan sorunu, Avrupa Birliğinin bireysel haklar konseptinde veya azınlık haklarında çözüm bulamaz. Partimiz, Paris Şartı, Kopenhag kriterleri, Avrupa Konseyi Yerel Özerklik Şartı gibi uluslar arası sözleşmelerin sağlayacağı kısmi hakların gerçekleşmesinden yana taktiksel politik pratikler üretirken, buna karşın çözümün bu belgelerdeki çerçevenin üzerine oturtularak işbirlikçi tarzda saptırılmasına, toprağa, ulusun kolektif varlığı ve hakları ile bağımsız siyasal iktidarını kurumsallaştırmasına ve sömürgeciliğin tasfiyesini esas alan gerçek çözümün emperyalist ve sömürgeci Türkiye devletinin kabul ve referanslarına göre oturtulmasına ise karşıdır.

Partimiz, Suriye, Irak, Türkiye, İran gibi kendilerini azınlıktaki bir etnik köken yada mezhebe dayandıran, diğer etnik ve dini aidiyetleri tanıyarak özgürlüklerini sağlama yerine, retçi inkarcı imhacı asimilasyoncu baskıcı tarzda tüketmeyi esas alan totaliter, otoriter, katı merkeziyetçi, aşırı bürokratik, ırkçı, kutsal ulusal devlet modelinin tasfiyeyi yaşadığını, buna karşın ise kendisini bütün aidiyetlerin varlık, hak ve özgürlükleri üzerinden kurumlaştıran, etnik ve dinsel açıdan aidiyetlerin tamamının devleti olan ademi merkeziyetçi ulusal devlet modelinin çağımızın zorunlu ihtiyacı olarak devam edeceğini savunmaktadır. Partimiz bu ulusal devlet modelini Kürdistan da inşa etmeyi esas almaktadır. Ulusal devlet; ulusun kendisini gerçekleştirip kurumsallaştırdığı, irade olduğu, şahne ve iktidar mekanizmadır. Sınıfları var olduğu sürece, ulusal devlet ve ulusal devletin çeşitli tür ve modelleri var olacaktır. Burjuvazi, Kapitalist devletlerdeki burjuva ulusun, işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler ise sosyalist devletlerdeki sosyalist ulusun temsilcisi olmaya devam edecektir. Ulus devlet çeşitli tür ve modelleri ile sınıfların ortadan kalktığı sürece kadar bir olgu olarak var olacak, sınıfların ortadan kalktığı sınıfsız toplum sürecinde ise sönmüş ve çözülmüş olacaktır.Sömürgeci,ırkçı,retçi,inkarcı,imhacı,totaliter,otoriter,aşırı bürokratik, saldırgan, katı merkeziyetçi Türkiye, Suriye, Irak ve İran devletlerinin devletsiz bırakılmasını önerdikleri ulusumuzun işbirlikçiliğe çekilmesi durumunda çok daha büyük devle olarak devam edeceğini savlayan bazı Kürt işbirlikçilerinin halkımızın kendi bağımsız devletini kurmasını ise öcü ve veba gibi göstermeleri uşaklık ilişkilerinden ve var olan sömürgeci statükoyu yeniden ürüterek sürdürmedeki piyon rollerinden kaynaklanmaktadır. Bu durumdaki kişi ve anlayışlar sömürgeci devletlerin kabul ve istemlerini ve kendilerine yüklenmiş işbirlikçi rollerinin ortaya koymaktadır. Sömürgeci devletlerin en korkunç buldukları şey; her ulus sorunu gibi Kürdistan ulusal sorunun toprağa bağlı bir sorun olarak temellendirilerek bağımsız devlete gidiş ile birlikte ülkemizin tasarruf alanlarından çıkmasıdır.

Partimiz, Birleşmiş Milletlerin Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Sözleşmesi, Sömürgeciliğe Karşı Uluslararası Sözleşmesi yanında, Birleşmiş Miletler Genel Kurulunda ise 16 12 1966 tarihli ve 2200A(XXI) sayılı kararla onaylanan ve 03 01 1976 tarihinde yürürlüğe giren ve Türkiye nin New York ta 15 08 2000 tarihinde imzaladıktan sonra 04 06 2003 tarihinde de meclisinde 4868 sayılı kanunla onayladığı Kişisel(Medeni) ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi ve aynı tarihte 4867 sayılı kanunla onayladığı Ekonomik Sosyal Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi adlı İkiz sözleşmeler çerçevesinde; ulusların kendi kaderini tayin hakkını ilkesel olarak her ulus için savunurken, özel de ise Kürdistan ulusu için savunmaktadır. Bu uluslararası sözleşmeler ve Birleşmiş Miletlerin gözlemi, denetimi kontrolü ve arabuluculuğu çerçevesinde Kürdistan ulusunun bağımsız Kürdistan ı kurmasına imkan tanınmaması halinde ulusumuz kendi pratik mücadelesinin süreci ile bağımsızlığını sağlayacaktır. Partimiz, bütün ulusal azınlıkların ise; dillerinin, kültürlerinin ve ana dilde eğitim haklarının gerekli yasal güvencelere kavuşmasından ve çoğunlukta bulundukları yerleşim birimlerinin de ana dillerindeki orijin isimler ile adlandırılmasından, valilerini ve belediye başkanlarını seçmelerinden, yerel yönetimlerini ademi merkeziyetçi tarzda kurmalarından yanadır.

Atıf yaptığımız bu iki sözleşmesinin birbirini tamamlaması ve pek çok maddesinin ortak olması nedeni ile İkiz sözleşmeler olarak da adlandırılan söz konusu sözleşmelerin ortak olan 1. Maddesinde de;

“1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar, kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar.

2. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiç bir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.

3. Özerk olmayan ve Vesayet altında bulunan ülkelerin yönetilmesinden sorumlu olan Devletler de dahil, bu Sözleşme ‘ye Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı'nın hükümleri uyarınca, halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir.” Şeklindedir, işgal ve sömürge statüsünde tutulan ulusların bağımsız devletlerin barışçıl yollardan kurarak yer altı ve yer üstü zenginliklerinden özgürce yararlanabilmesi imkanını düzenlemektedir. Sözleşmelerin diğer maddelerinde ise ezilen ulusların self determinasyon hakkını kullanmak için Birleşmiş Miletlere başvurması halinde, Sömürgeci devletlerin bu hakkın kullanılmasına saygılı davranacağı ve BM nin söz konusu bağımsızlık isteği ve sürecinin barışçıl çerçevede işletilmesi için gerekli gözetim ve kontrol mekanizmasını yapacağı düzenlenmiştir.

Bu nedenledir ki; Partimiz, Kürdistan Ulusal Sorununun, sadece Kürdistan ulusunun dünyadaki diğer uluslar ile mutlak eşitliğini sağlayabilecek seçeneklerin sorulabileceği ve sadece sürekli ikamet eden halkın oy kullanabileceği(memur, asker, polis olarak tayin olanların ve yakın tarihte taşınmış nüfusun oy kullanamayacağı)bir referandum çerçevesinde, beş yıllık bir serbest propaganda evresinden sonra demokratik barışçıl tarzda çözülmesinden yanadır. Bir evlilikte nasıl ki gönüllü ve özgür birleşme veya ayrılma kuralı esas ise, uluslar açısından da gönüllü, ya eşit ve özgür birleşme, yada ayrılmak esas kuraldır.

Partimiz; ezilen ulustan, hakları gasp edilmiş bütün ulusal azınlıklardan, baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulan nüfus olarak azınlıkta bulunan dinsel inançların mensuplarından, ataerkil toplum sürecinin eşitsizliğe sürüklediği cinsiyet olan kadından, emek sömürüsüne maruz kalan emekçilerden, tahrip riski altındaki doğal çevreden, baraj ve inşaat alanına dönüştürülmek istenen tarihi yapı ve sit alanlarının korunmasından yanadır.

Partimiz; birer ulusal azınlık aidiyeti olan Çerkezlerin, Lazların, Gürcülerin, Çeçenlerin, Arapların, İbranilerin(Yahudilerin), Ermenilerin, Pontuslu Rumların, Çingenelerin, Arnavutların, Boşnakların, Makedonların, Asurîlerin(Süryani, Keldani, Nasturi), Mehelmilerin, Farsların(Acemlerin) birer ulusal azınlık aidiyeti olarak kimliklerinin, dil ve kültürlerinin, anadillerinde eğitim haklarının Anayasal ve yasal güvencelere kavuşması için mücadele etmeyi esas almaktadır.

Partimiz, emekten ve emekçilerin hak ve özgürlüklerinden yanadır. İşçi sınıfına ve kamu emekçilerine sarı sendikacılık dayatmasından vazgeçilmeli, düzenin ajanları sendikaların başına oturtularak emek mücadeleleri denetim ve kontrol altına alınmamalı, enflasyonun üzerinde bir maaş artış zammı kural olarak kabul edilerek, emekçileri enflasyona ezdirme politikalarından vazgeçmelidir. Ekonomik büyüme ile övünen hükümet ve devlet emekçilerin üretimdeki terleri üzerinden ortaya çıkan artık değeri sermayedarların kirli çıkını halene getirmemelidir Düşük ücret ile çalıştırma politikalarından vazgeçmeli, eşit işe eşit ücret kuralı uygulanmalı, maaş hesabında yer alan ek ödemeler emeklilik aylığına yansıtılmalı, mezarda emeklilik yasası değiştirilmeli, örgütlenme özgürlüğü önündeki bütün engeller kaldırılmalı, toplu görüşme ve itiraz edilmez hakem kurulu düzenlemesinden vazgeçilmeli, kamu emekçilerinin görevli toplu sözleşmeli sendika hakkı yasal güvenceye kavuşturulmalı, kadrosuz ve güvencesiz olarak ataması yapılıp çalıştırılan emekçilerin istihdam edilmesine çare getirilmeli, memurun da, işçinin de kamu kurumlarında tatil günleri ya da mesai saati dışındaki çalışmasının karşılığı olan zamlı fazla mesai ücreti ödenmeli, “işler bitmedi” söylemi ile mesai saatleri dışında ücretsiz çalıştırma pratiklerine son verilmeli, her iş yerine yeterli oranda elaman alınmalı, iki kişinin yapacağı iş bir kişiye yaptırılmamalı, iş alanları gerekli ve yeterli teknik donanım yanında araç ve gereçlerle donatılmalıdır. Türkiye’de ve sömürgesi Kuzey Kürdistan da; ”ücret emeğin karşılığıdır” tümcesi, ”emeğin karşılığı işverenindir” cümlesine dönüştü. Sosyal devlet ve devletin vatandaşına istihdam alanı sağlaması ilkesi bir tarafa atılarak, on binlerce işçi işten çıkartıldı. İşverenlerin üretimi ve karlarını kısması yerine, Kütahya Eti Gümüş’teki örnekte görüldüğü gibi, “ekonomik kriz var” denilerek işçilerin bir bölümü işten çıkartıldı. İki işçinin yapabileceği iş bir işçiye yaptırıldı, işten çıkma korkusu altında işçiler daha düşük bir ücret ile çalışmak zorunda bırakıldı, üretim kapasitesi de artırılarak yıllık kar üç katına çıkarıldı ve sonuç itibari ile bir çevre felaketine de yol açıldı. Belediye gibi kamu kurumlarının işlerinin kadrolu işçi ve memurlara yaptırılması, isteyenlerinin fazla mesai ücreti karşılığında ve mesai saatleri dışında veya Cumartesi Pazar günleri de çalışabilmesine imkan tanınması gerekirken, bu olanakların kimseye tanınmaması, buna karşın yeni kadrolu işçilerinde işe alınmaması, işgücünü ve üretimi düşürme taktiğine başvurduktan sonra; ”işler bitmiyor, yapılamıyor” denilerek, özel şirketlere pek çok iş yönünden ihale verilerek özel şirketlerdeki güvencesiz ve düşük ücret ile çalışmayı kabul eden işçilerine iş yaptırılarak taşeronlaştırmaya gidilmesi hukuksuzdur, kabul edilemez. Bu uygulama; özel şirketlere ile ihale verenlerin para vurgunu yapmasına imkan vermektedir. Belediye gibi kamu kurumlarının bünyesindeki Fen İşleri ve temizlik işlerinden başlanarak özelleştirme sürecine başlanması da; özel şirketlere, aracılarına ve ihale verenlere palazlanma imkanı getirmek ve taşeronculuğu yaymaktır. Kamu kurumlarında çalışan işçiler ile memurların ikramiyelerinin geç ödenmesi, taksitlere bağlanması hukuksuzdur. Tuzla tersanelerinde yoğunlaşan kazalar; Türkiye de emeğe ve emekçiye değer verilmediğinin en önemli kanıtlarındandır. İşçilerin iş kazalarında hayatlarını yitirmemeleri açısından önlemler artırılmalı, denetimler yoğunlaştırılmalı, caydırıcı tedbirler getirilmeli, söz konusu kazalarda sorumluluğu bulunanlar yargı önüne çıkarılarak cezalandırılmalı, mağdur ailelere de tazminatları hakça ödenmelidir.

Partimiz; Kürdistan da yabancı sermayedarların fabrika kurmasından yanadır. Kürdistan da fabrikaların kurulması istihdamı ve teknoloji transferini sağlayacaktır. Yer altı ve yer üstü zenginliklerimizin sömürge metropollerine taşınması, ülkemizin mal dağıtımı ve satımının yapıldığı bir yan Pazar olarak kullanılması, sermaye ihraç edilerek akım ve çekim hareketlerinden ve dolaşımından büyük karların götürülmesi, halkımızın iş gücünün sömürge ekonomilerine ucuz iş gücü olarak artı değer transferi olması ve ülkemiz yıkılıp talan edilirken emekçilerimizin terleri ile sömürge metropollerinin imar edilmesi temel sömürgeci politikalar olduğundan kabul edilemez.

Sosyal bir devlet yapılanmasının gereği olarak her vatandaşa temel haklar olan iş, eğitim, sağlık, ulaştırma, konut ve barınma hakkı devlet tarafından parasız olarak sağlanmalıdır. Devletin iş sağlamadığı(istihdamını gerçekleştiremediği) her vatandaşa işsizlik maaşı bağlanması zorunludur. Eşitlik ilkesine aykırı olarak varlıklı aile çocuklarının hiçbir kamu üniversitesine giremeyecek düşüklükteki puanlarına rağmen, istedikleri Üniversite de okuyarak eğitim hakkını satın almalarına, buna karşın daha yüksek puan almalarına rağmen kamu üniversitelerindeki kontenjan darlığı nedeni ile Üniversite okuma imkanı ellerinden alınan yoksul ve dar gelirli aile çocuklarının mağduriyetine son verilmelidir. Üniversiteye herkes eşit taban puanı üzerinden girmeli, herkese Üniversite okuma imkanı sağlanmalı, özel üniversiteler şirket mahiyetinde işlediğinden ve eşitsizlik mekanizması olduklarından tamamı kamulaştırılmalıdır. Sağlık sektörü tümden kamulaştırılmalı ve merkezi olarak toplum ve insan yararına düzenlenmelidir. Aynı şekilde demiryolları ve hava yolları yaygınlaştırılmalı ve halkın aktif olarak yararlanması için kamulaştırılmalıdır. Üniversiteler özerk ve demokratik bilim üretme merkezleri durumuna getirilmeli, devletin gerici statükocu resmi ideolojisinin üretildiği ve aktarıldığı karakollara benzetilmemelidir. Öğrenci gençlik eğitim ve öğretim ile üniversitelerin temel öznesidir, üniversite ve fakültelerin yönetiminde ve eğitimin düzenlenmesinde inisiyatif sahibi olmalıdırlar.

Tarımsal Destek Gelirleri oran olarak artırılarak çiftçi köylüye ödenmeye devam etmelidir. Devlet köylüye ucuz gübre sağlamak yükümlülüğünü yerine getirmelidir. Topraksız yoksul köylüye hazine ve vakıf arazileri dağıtılarak toprak sahibi olmaları sağlanmalıdır. Köylünün tarımsal ürünlerini ucuza satmaması ve aslan payını da komisyoncuların almaması için komisyoncular aradan çekilmeli, köylünün halde ürettiğini esnafa direk satma koşulları sağlanmalıdır.

Partimiz; “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganını sahte ve uydurmadan ibaret Kemalist bir söylem saymaktadır. Devletin laik olmaya başlaması için; Anayasal bir teşkilat olarak düzenlenen Diyanet Teşkilatının kaldırılması, ya da devlet yapısının dışına çıkarılması, din adamlarının maaşlarının toplumun ortak vergileri üzerinden verilmemesi, devletin resmi (yasal) dininin bulunmaması ve devlet teşkilatının bütün dinlere eşit mesafede konumlanması, devletin okullarında herhangi bir dine din adamı yetiştirme uygulamasına son verilmesi, İslam’ın dışında bulunan Kızılbaş-Alevilik, Ezîdîlik, Bektaşilik, Tahtacı ve diğer din ve inançların mensuplarına aralıklar ile yapılan provokasyonlara dayalı katliamlara son verilmesi, özür dilenmesi, el konulmuş topraklarının iade edilmesi ve tazminatlarının ödenmesi zorunludur. Kemalist devletin laik niteliğini kazanabilmesi için; devletin okullarında zorunlu ve seçmeli din derslerinin müfredattan tümden çıkartılması, ötekileştirilen inançlara asimilasyon, baskı ve yaftalama politikalarından vazgeçilmesi, batini bir din olan Zerdüştlüğün ritüellerini barındıran, bu dinin devamı ve birer yolu durumunda bulunan Alevi (Kızılbaş), Ezîdî, Tahtacı, Dürzi(Derzî), Kakai(Ehli Hak, Yarisani), Bektaşi ve Şabi Mendain inançlarının; kanuni güvenceler ile tanınması, nüfus cüzdanı türü kimliklerden din hanesinin tümden çıkartılması, ya da kim hangi dine mensup ise tabi olduğu inancının yazılması, Müslüman olmayan tüm inanç mensuplarının köylerine cami yapılması uygulamasının terk edilmesi, cemevleri ve quplerin ibadethane olarak kabul edilmesi zorunludur. Bu çerçevede kapatılmış olan Alevi dergahları ve arşivleri asıl sahiplerine iade edilmesi, sözünü ettiğimiz Batıni inançların Aralık ayındaki 3 günlük oruçlarından sonra kutladıkları bayram günün resmi tatil olarak düzenlenmesi ve Madımak’ın müze haline getirilmesi gereklidir. Ayrıca herhangi bir diyanete ibadethane yapma, din adamlarını yetiştirme ve ibadethanelerinin su elektrik doğal gaz masraflarını kamunun ortak vergilerinden ödeme uygulamalarına son verilmeli, her inancın kendi ihtiyaçlarını devletten bağımsız olarak karşılaması esas alınmalıdır. Bu hukuksal düzenlemeler yapılabildiğinde; laik devletten bahsetmek mümkün olacaktır. Laiklik; batının giyiniş (tüketim) kalıplarının dayatılması biçimselliği değildir. Üniformalı ve tek tip giyinişin esas olduğu güvenlik alanı hariç olmak üzere; istem halinde diğer mesleklerdeki her kamu görevlisinin türban giyme hakkını savunuyoruz. Laik devlet, aynı zamanda herhangi bir dini inanca mensup bireylerin nasıl giyineceğini kanunun zoru ile belirlemeyen devlettir. Türban giymek, İslam dinin mensupları için din ve inanç özgürlüğünden doğan bir haktır, biz bu hakkı kullanmasak da, başkalarının özgürlüğü olarak savunmaktayız. Aynı şekilde Hıristiyanlar için haç kolyesi takmak, Bâtıniler için de saç, sakalı ve bıyık uzatmak inançlarının bir gereğidir. Devlet, sadece bir dinin mensuplarının kendi giyiniş ve yaşam tarzlarını diğerlerine dayatmaya başladığını gördüğü anda, müdahale etmek ile görevlidir. Batının giyiniş ve tüketim kalıplarını esas almanın laiklik olduğunu varsayarak, laikliği türban üzerinden tartışmak; genelde laikliğin ne olduğunu bilmeyen bütün Kemalistlerin işidir. Kemalistler, laikliğin ne olduğunu içselleştirmiş olsaydı ve Kemalizm’in tek millet, tek din, tek kültür, tek dil çizgisi üzerinden bütün aidiyetlerin varlık ve hakları üzerine dökmüş olduğu betonun birer bekçisi olmasalardı, öte yandan yeni Osmanlıcı liberal muhafazakar alternatifi olarak iktidara gelen diğer gerici eğilim ise farklı yöntemler ile aynı çizginin savunucuları olmasalardı; Kürd’ün, Çerkez’in, Çingene’nin, Laz’ın, Gürcü nün, Arap ın, Ermeni’nin, Asuri’nin, Pontuslu Rum’un, Alevi’nin, Bektaşi’nin, Tahtacı’nın, Êzîdî’nin hak ve taleplerinin karşısında durmazlardı. Partimiz bu çerçevede hakları gasp edilerek zülüm atına alınan bütün aidiyetlerin hak ve özgürlüklerinin sağlanması, soykırım politikalarının teşhir edinilerek bu insanlık suçuna son verilmesi ve hakikatte laikliğin gerçekleştirilmesi için mücadele etmeyi esas almaktadır.

Bütün yasal mevzuat, cins ayrımcılığından ve kadın aleyhine getirilen düzenlemelerden arındırılarak değiştirilmeli, siyasi, sosyal ve hukuksal zeminde kurulan bütün kurumlarda, kadınların temsiliyetinin sağlanması açısından olanaklar ölçüsünde % 50 kadın kotası getirilmeli, ücretsiz kreşler yada ücreti devletçe ödenen kreşler yaygınlaştırılmalıdır. Ev işleri ve çocuk bakımının kadınlara yüklediği ağır sorunlar sınırlandırılmalıdır. Ev kadınlarının tamamına asgari ücret üzerinden maaş bağlanmalı ve emeklilik hakkı sağlanmalıdır. Kadına ekonomik güç verilmeksizin ve ailedeki ağır emeği bir ücrete bağlanmaksızın ekonomik ve sosyal bağımsızlığını sağlamayacağı açıktır. Kadına ekonomik, siyasal kültürel akademik sosyal hayata daha yoğun oranda katılım imkanı sağlanması için mücadele vererek, ataerkil topluma geçişle birlikte ortaya çıkan eşitsizliğine son vermeyi esas almaktayız. Toplumun yarısını oluşturan kadınların aktif şekilde içiresinde yer almadığı hiçbir mücadelenin başarıya ulaşmayacağı aşikardır.

Toplumun geleceği olan çocukların hiçbiri eğitim hakkından, sağlık güvencesinden, temel gıdaları alarak beslenme hakkından yoksun olmamalıdır. Çocukların çocukluğunu yaşamasına imkan verilmeksizin çocuk işçi yapılmamalı, çocuklara mahiyetini anlamayacakları suçlar yüklenerek politik yargılamalara maruz bırakılmamalı, zindanlar ile gözaltlarında hayatlarında kötü izler bırakacak kötü muamelelere imkan verilmemeli, cinsel yönden aile içeresinde ve dışında istismarına karşı daha önleyici ve caydırıcı yasal düzenlemeler yapılmalı çocuk koruma evleri oluşturulmalıdır. Kimsesiz yada ailesi ile bağı kopmuş çocukların eğitimini korunmasını ve bakımını devlet üstlenmelidir.

Dersim’de Kızılbaşlık inancı açısından halkın kutsal saydığı alanlar dahil olmak üzere, Munzur imha ve tahribata tabi tutulmak istenmektedir. Munzur’un doğal yapısı ile korunması zorunludur, dokunulması kabul edilemez. Aynı şekilde Kürdistan nın her yöresindeki ırmakların üzerinde HES ler kurularak Türk devletinin metropollerindeki fabrikalara enerji taşınırken, insanın yararlanacağı doğa ve akarsularımız imha edilmektedir. Karadeniz sahillerinin taş, kaya ve beton ile doldurularak; halkın denizden, doğadan ve çevreden yararlanma hakkının ortadan kaldırılması da hukuksuzdur, kabul edilemez. Bergama köylüleri gibi, Siyanür liç yöntemi ile altının elde edilmesine de karşıyız. Cevher çıkarılırken; patlatılan dinamitler ve cevheri kırıp öğütmek, gürültü kirliliğini ortaya çıkarmaktadır. İşletmelerde uygulanan kimyasal prosesler, ortaya çıkan artıklar ile siyanür bileşikleri çevreyi, doğal yaşamı, tarımı, hayvancılık ve ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Maden kaynaklı olan siyanür bileşikleri yanında, katı atıklarda yer altı ve yüzey sularını kirletme riskini taşımaktadır. Hidro Elektrik Santralleri (HES), Nükleer Enerji Santralleri ve Termik Santralleri; insan sağlığına, doğa ve çevreye tehdittir, yaşam ve canlının olduğu her yere birer saldırıdırlar, ayrıca insanlığın doğadan yararlanma hakkını da ortadan kaldırmaktadırlar. Bu nedenler ile dünyada söz konusu santrallerin kuruluşu yasaklanmalıdır. Sadece güneş enerjisi ile rüzgar enerjisinden yaralanmak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. İnsanlığın önemli tarihi ve kültürel alanlarından biri olan Hasankeyf’in, sırf Türkiye metropollerine enerji üretmek için, baraj suları altında yok edilme projelerine tabi tutulması ve maliyetin yükselmemesi açısından da başka bir güzergâhın tercih edilmemesi hukuksuzdur. Devletin operasyonlarında; Kürt yerleşim alanlarının çevresindeki bağlık, bahçelik, ormanlık alanlar ile, bu alanlardaki hayvan türlerini birlikte ateşe vererek yakması, doğa ve çevrenin ve ekolojik dengenin tahribidir. Bu tür suçlara son verilmelidir. Devletin gerçekleştirdiği operasyonlarda Kürdistan yerleşim birimlerinin çevresindeki ormanlar, bağlar ve meyvelik ağaçlar ile diğer yeşil alanlar defalarca yakıldı/yakılmaktadır. Orman yakma olaylarının nedeni ne olursa olsun; ağaç, bitki ve hayvan türlerinin yok edilmesi nedeni ile, yaşamın tahribi niteliğindedir. Ekolojik denge korunmalıdır. Bu çerçevede partimiz aynı zamanda çevreci ve yeşilci bir partidir.

Hayvanlara karşı her türlü kötü muameleye karşı etkin ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı, av mevsimi dışında avlanmaya karşı daha etkin tedbirler getirilmeli, kanlı kurban geleneklerinin terkine ilişkin bir kültür ve eğitim yapılmalı, hayvan derilerinden ayakkabıcılık ve tekstil işlerine son verilmesi için mücadele etmeyi esas almaktayız.

Kürdistan ulusal sorunu; bağımsızlık ve sömürgeciliği bütün sonuç ve etekleri ile tasfiye etme sorunudur.1925 te Kürtçe yasaklanmadan,1980 darbesi sürecinden itibaren Kürdistan siyasi eğilimleri adına Kürdistan gençliği işkencehanelerden oluşan zindanlara doldurularak af bir ihtiyaç haline gelmeden, 1987 yılında 1981 yılında kurulmuş olan Hamiidye Alaylarının zamana uydurulmuş bir biçimi olarak köy koruculuğu oluşturulmadan,1930 lı yıllarından itibaren Kürdistan daki yerleşim birimlerinin adları Türkçeleştirilmeden önce de Kürdistan sömürge bir ülkeydi. Bu ek kısıtlama ve tahribatlar Kürdistan ulusal mücadelesinin sonucunda sömürgeci devletin temsilcilerinin politik pratikleri ile ortaya çıkardıklarıdır. Bunların giderilmesi ile Türkiye anin 1963 yılında imzaladığı Ankara antlaşması ve sonrasındaki taahhütleri çerçevesinde Avrupa Topluluğuna(Avrupa Birliğine) girebilmek için Avrupa Konseyi Yerel Özerklik şartı çerçevesinde elektrik su telefon faturaları ile bazı vergilerin belediyeler tarafından toplanmasını, bireysel haklar temelinde eğitim hakkı ve ya Kürtçe seçmeli ders imkanın getirilmesini, Kürt enstitüleri kurulmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmasının çözüm olduğunu ileri sürmek; aslında çözümü saptırmak ve istememektir. Bu yaklaşımlar sömürgeci Türkiye nin bir çözüm amacı ile projesinin olmadığını, sorunu çözmek yerine yönetmeyi esas aldığını, kullanmacı yaklaştığını, sorunu uluslararası kurumaların gözlem kontrol ve arabuluculuğu çerçevesinde çözümünün önünü kapattığını, bütün eğilim ve kurumların temsilcileri ile muhatap olmasına imkan tanınmak istemediklerini göstermektedir. Bu anlayış ve yaklaşım gerçek çözümün önünde engeldir, kabul edilemez. Nihai hedefimiz olan bağımsızlık vazgeçilmez devir edilmez temel devrimci çözüm olarak ortaya konulup bunun üzerinden siyaset yapılmalıdır. Bu çerçevede nihai hedefimiz olan bağımsızlık vazgeçilmez ve devredilmez değer olarak ortaya konulduktan sonra elbette bu hedefimize gidilen yolun üzerinde katı sömürgeci sistemde gedik açmak ve asimilasyonu durdurmak için Kürtçe nin resmi dil olarak kabul edilmesini, Kuzey Kürdistan da Kurmanci ve Zazaki lehçelerinin konuşulduğu yörelere göre eğitim ve öğretim yapılmasını savunuyoruz. Kuzey Kürdistan sınırları dışında kalan ve Türkiye nin bugünkü idari yapısı içeresinde bulunmasına rağmen Kürt nüfusunun yoğun olduğu veya hatırı sayılır durumda olduğu bütün yerleşim birimlerinde de Kürtçenin Zazaki ve Kurmanci lehçeleri resmi dil olmalı, Kürtçe eğitim ve öğretim yapılmalı, buna karşın sınırlı bir Kürt nüfusunun olduğu Türk yerleşim birimlerinde ise Kürtçe nin lehçeleri seçmeli olarak okutulmalıdır.

Özel, olağanüstü, siyasi yargılamaların halkın adalet duygusunu zedelemesi ile teslimiyetçi, tasfiyeci ve bölücü pratiklerin gerçekleşmesi için af yerine, siyasi ve sosyal yaşama katılma ve Kürdistan da kolluk gücü olma imkanı veren Anayasal ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Valiler atama ile görevlendirilmemelidir, her ildeki valiler ve her ilçedeki kaymakamlar belediye başkanları ve il ilçe meclisleri, emniyet amirleri ve askeri komuta kademesinin yerel halk tarafından seçilebilmesi için, yasal ve Anayasal düzenleme yapılmalıdır.

Kürdistan’daki ve diğer yerlerdeki bütün köy, mezra, kasaba il ve ilçelere ivedilikle orijin adları iade edilmelidir.

Siyasi partiler, siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurudur. Ancak Türkiye’de devlet yönetimi üzerinde doğrudan denetimi bulunan askeri ve bürokratik gücün; resmi ideolojinin ihtiyaçlarına göre yasalları ve yargı erkini düzenleterek, siyasi partiler mezarlığı yaratmış olması kabul edilemez. Partilerin tüzel kişiliğini temsil eden genel merkez yöneticileri şiddete karışmadan ve ırkçı eylemlerde bulunmadan hiçbir parti kapatılmamalıdır. Seçimlerde uygulanan % 10’luk baraj; temel bir hak olan seçme ve seçilme hakkının sınırlandırılmasıdır. Halk kitlelerinin iradelerinin tam olarak meclise yansıması ile katılımcılığın engellenmesidir. Bu nedenle baraj düzenlemesi hukuksuz ve anti demokratik olduğundan, özelikle de ayrımcı bir tarz ve politik nedenler ile Kürdistanlıların önüne konulan bir set olduğundan kaldırılmalıdır.

Köy koruculuğu para vererek Kürdistan ulusunu bölme ve birbirine vurdurma için oluşturulan bir mekanizma olarak Hamidiye Alaylarının günümüzün şartları ile ihtiyaçlarına uydurulmuş bir versiyonudur, ortadan kaldırılmalıdır

Kürt yerleşim birimlerinde 1980’den 2000 yılına kadarki bir süreçte, normal sivil yaşam içerisindeki Kürtlere yönelik olarak gerçekleştirilen öldürme, yaralama ve kundaklama eylemlerinin sayısı 125. 000’dir. Sadece faali meçhul olarak bırakılıp bu tarzda isimlendirilen ancak devletin kontrgerillası aracılığı ile gerçekleştirdiği ve bu nedenle de faillerini ortaya çıkarmaktan kaçındığı siyasi katliamın sayısı 17 bin civarındadır. Bu eylemlerin failleri olan İttihatçı-Kemalist kontrgerillacılar, (yani diğer bir deyişle Teşkilat-ı Mahsusa’nın ardılları) ortaya çıkarılabilmiş, yargıya teslim edilmiş değildir. Ayrıca dört bin köy yakılıp yıkılmış ve dört milyon insan da zorla göçertilmiştir. Zorla göçertmeler ve faili meçhul olarak isimlendirilen siyasi katliamlar güncel Kürt sıykırımıdır.1908’de İttihadı Terakkinin planlama, istihbarat ve gizli eylem dairesi olarak kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, lokal adlar ve farklı isimler ile varlığını ortaya koymayı sürdürmekte, devlet adına imha pratiklerini gerçekleştirmeye de devam etmektedir. Devletin kontrgerilla birimleri bütün tetikçilerle birlikte ortaya çıkarılmalı, yargıya teslim edilmelidirler. Liberal muhafazakar ve yeni Osmanlıcıların iradesizlikten, korkudan ya da en üst düzeyde görev yapmış devlet adamalarının “faili meçhul” olarak nitelendirilen olaylarda sorumluluğunun bulunmasından ve buna bağlı olarak devletin imajının tümden batabileceği kaygısından yahut var olan hukuk dışı yapıyı (kontrgerillayı) ehlîleştirip kendi denetiminde kullanabilmek isteğinden dahi olsa; bütün tetikçi ve planlamacıları ortaya çıkarmaması halinde, failler gibi bütün olayların sorumlusuna dönüşecekleri aşikardır. İktidardaki liberal muhafazakarların “faali meçhul” olarak isimlendirilen ve devletin içindeki birimlerce devlet adına işlenmiş siyasi katliamların sorumlularını yargıya teslim etmeksizin, 1955 ve 1957 provokasyonuna dayanan Ermeni ve Pontus’lu Rumları göç ettirme, katliam temelinde mallarına el koyma olaylarını ortaya çıkartıp mağduriyetleri karşılamaksızın, 1977 yılında İstanbul Taksim’deki 1 Mayıs’taki provokasyonu ve katliamının failleri yanında Malatya, Maraş, Çorum, Sivas-Madımak, Gazi’deki Kızılbaş-Alevi katliamlarının ve 12 Eylül Faşist darbesi sürecindeki yargısız infaz ve işkencelerin failleri yargıya teslim edilmeksizin, tazminatlar ödenmeksizin Türkiye de hukukun üstünlüğünün sağlanması olanaklı değildir. Bu olayların bütünü bağlantılı olduğundan söz konusu olaylar aydınlatılmadan, hükümetin sadece kendilerine darbe yapmaya çalışan bireyler ile sınırlı bir kovuşturmayı esas almaya devam etmesi durumunda; Ergenekon’da deşifre olmayan unsurları ehlîleştirip kendi derin devletini kurmaya yönelme ihtimali vardır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı olan Seferberlik Tetkik Kurulu, Türk Mukavemet Teşkilatı, Jitem, Jit, Ergenekon gibi lokal isimleri kullanan ve devletin içerisinde plan ve teori daireleri yanında operasyon istihbarat ve eylem daireleri ile örgütlü bulunan Kontrgerilla dağıtılmalı, üyeleri yargıya teslim edilmeli, yapmış oldukları eylemler açıklanmalı, mağdurlardan özür dilenmeli ve tazminatları ödenmelidir.

Toplu imha pratiklerine, ya da mekan ve zamana yaydırılmış imha eylemlerine katılmış bireylerin isimleri; yerleşim birimlerinin, parkların, yolların, caddelerin adı olmaktan çıkarılmalıdır. Toplu imha süreçlerinin bütününe karşı durmanın ve mağdurlara saygının bir sembolü olması açısından; toplu imha anıtı yapılmalı ve müzesi kurulmalıdır. Ayrıca bütün aidiyetlerin toplu imhalarını ifade edebilecek ortak bir gün saptanarak, yas günü ilan edilmelidir. 1915’te Kürt Ezîdîlerinin, Ermenilerin, Asurilerin, Pontuslu Rumların, 1921 de Sivas’ta Kürt Kızılbaş-Alevilerinin, 1937-1938 de Dersimde Kürt Kızılbaş-Alevilerin, 1955-1957’de İstanbul da Rum ve Ermenilerin, Malatya da Kürt Kızılbaş Alevilerinin, Maraş ta Kürt Kızılbaş Alevilerinin, Çorum, Sivas Madımak ve Gazi’de Kızılbaş-Alevilere yönelik geçekleştirilen soykırımların,1980 ve 2000 yılları arasında “faili meçhul” adı altında işlenmiş zaman ve mekana yaydırılmış soykırımların failleri ortaya çıkarmalı, yaşamda olanlar yargılanarak cezalandırılmalı, mağdurlara tazminatları ile toprakları verilmelidir. Göç ettirme, toplu imha ile köy yakmalar sonucunda mağdur olan herkese el konulmuş malları geri verilmeli, mallarının iadesi mümkün değilse, bugünkü gerçek piyasa değeri üzerinden parasal karşılığı tazminat olarak ödenmeli, yakınları katledilenler ile yaralananlara da tazminat ödenmeli, bütün mağdurlardan devlet adına özür dilenmeli, failler hayatta ise yargıya teslim edilmeli, insanlık suçları zamanaşımına uğramaz kuralı esas alınarak düzenlenme yapılmalıdır. Atıf yaptığımız söz konusu çeşitli süreçlerde toplu imhaya(soykırıma) maruz bırakılanlar ile topraklarından sürülmüş olanların torunlarına tapu kayıtları ve nüfus kayıtları ile sürüldükleri yerleri ispat etme olanağı sağlanarak, ikamet etme şartına bağlı olarak kendilerine direk vatandaşlık hakkı verilmelidir. . Toplu imha süreçlerinin lokal düzeyde de olsa bir daha yaşanmaması, tarihsel belleğimizin silinmemesi ve vicdanlarımızın da buharlaşmaması için, insanlık suçlarının bütününün güncel kalmasından ve faillerinin teşhirinden yanayız.

Türk egemenlik siteminin, yerli hakların topraklarında azınlıkta kalan milliyetlerine diğer ulusların red inkar ve imhasına dayanan pratikler üzerinden, Türkçülük başat olmak üzere Türkçü-İslamcı çizgide otoriter, totaliter, ırkçı, işbirlikçi bir ulusal devlet modeli kurmak ve sürdürmek üzere 1915 ten günümüze kadar çeşitli aidiyetlere yönelik olarak devlet aygıtı kanalıyla gerçekleştirdiği toplu imha, göçertme, mallarına el koyarak pazarı ele geçirme ve dışardan taşırılan nüfusla gerek Ülkemizde ve gerekse Türkiye de demografik yapıyı değiştirme çabası yanında, taşırılmış bu göçmenleri soykırımlara uğrayanların mallarına oturtma pratiği aslında sivil alandaki ırkçılık ve gericiliğin temel sebeplerindendir. Sivil alandaki gericilik ve ırkçılığın diğer sebepleri ise devletin faşist resmi ideolojisidir. Diğer önemli bir neden ise medyanın yanında, eğitim sistemi ile yalanlara dayanan bir tarih yazımı üzerinden insanı şekillendirme çabaları olmuştur. Yine Türkiye de kendilerini sosyalist sol olarak tanımlayanların dahi, ekseriyetle kendi devletlerine karşı anti sömürgeci olmak ve resmi ideolojiyi red eden birer enternasyonalist olarak konumlanmak yerine, orducu-Kemalist statükocu-işbirlikçi-kullanmacı-gerici anlayışları üzerinden; burjuva devletlerinin hem payandası, hem de kurbanı olmaları ve halklarına doğru bir bilinç taşımamalarıdır.1800 li yılların başından beri gerçekleşen Kürt ayaklanmalarının hiç birisinde Türk sivilleri ile herhangi bir çatışma içeresine girilmemiş ve hedeflenmemişlerdir. Kürdistan ulusunun sorunu, Türk sivilleri ile değildir, hiçbir koşulda siviller ile çatışmak kabul edilemez. Kürdistan ulusunun ve diğer aidiyetlerin mücadelesi; sadece kendi varlıkları ile özgürlük ve taleplerinin üzerine dökülmüş olan siyasal ve kurumsal betona karşıdır. Yani mücadele; sadece Türk egemenlik sistemine karşıdır. Kürdistan halkının ve Türkiye halkının birbiri ile sorunu yoktur. Türk sivillerine kendi bilincimizi götürerek programımızda ortaya koyduğumuz bütün çözümlerde ortaklaşmayı ve onları gerici devlet aygıtlarının dayanağı olmaktan çıkarmayı esas alıyoruz.

Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Türkiye’ye “faili meçhul” olarak bırakılmış öldürülme, yaralama ve kundaklamalardan kaynaklanan mağduriyetler ile köy yakıp boşaltmaktan kaynaklanan zararların tam olarak tazmini için, iç hukuk yolunun yaratılması sorumluluğunu yükledi. Bu çerçevede, 5233 sayılı Yasa çıkarılmış oldu. Ancak 5233 sayılı yasada; göçe tabi tutulmuş olan köylüler ve faili meçhul bırakılmış siyasi cinayetler sonucunda müşteki durumuna düşen bireyler ile maktullerin aile bireyleri açısından manevi tazminat alma hakkı düzenleme dışı bırakıldığı gibi, olay tarihinden itibaren veya başvuru tarihinden itibaren yasal faiz talep edebilme imkanı da sağlanmamıştır. Dosyanın avukat ile takip edilmesi halinde, avukatlık ücretinin devletçe ödenmesi gerekirken, avukatlık ücreti de hukuka aykırı olarak 5233 sayılı yasada düzenlenmediğinden, mağdurların sırtında bırakılmıştır. Faili meçhul öldürme ve yaralamalarda; olay tarihinden itibaren 65 yaşına kadar tüm gelirlerin (hesaba esas alınacak bordro olmaması halinde) karar tarihinde geçerli asgari ücretin brüt miktarı üzerinden, emeklilik dönemini de kapsayacak şekilde hesaplanması gerekirken, mevcut yasada ise, katledilmiş olan her insanımız yönünden, toplam 20 bin liranın verilmesi hukuksuzdur. Köy zararları açısından ise, Kürt yerleşim birimlerinde bütün alış veriş ilişkilerinin yazılı belge düzenlenmeksizin şifahi usullerle yapıldığı bilinmesine rağmen, köydeki evinden sürülmüş köylünün kira masraflarını ödememek için, 20 yıl öncesine ilişkin kira kontratlarının, vergi kayıtlarının istenmesi, hayvan zararlarını ödememek açısından da; 20 yıl öncesine ait hayvan tutanağının, aşı belgesinin, vergi kaydının ispat şartı olarak aranması, yakılıp yakılmış evlerin son 15–20 yılda köylüler tarafından kullanılmamış olmasına rağmen, yararlanılmayan yılların dahi amortisman indirimine konu edilerek, köylülerin tazminatlarından indirime gidilmesi, arazi ve meyve ağaçlarının kısmen hesaplanan zararları üzerinden dahi, Valilik Zarar Tespit Komisyonlarınca hakkaniyet indirimi, kuraklık indirimi, yıl indirimi, nadas indirimi adı altında keyfi, yasadışı yorumlar esas alınarak, alacaklarından indirimlere gidilmesi, 12 yıl boş kalan köylere 4-5 yılla sınırlı mahsul zararı hesaplanarak ödenmesi hukukun tümden tahribidir. Zarar Tespit Komisyonlarındaki 7 üyeden hiçbirinin hakim olmaması ve tazminat hukukunu bilmemeleri, ayrıca bütün komisyon üyelerinin komisyon başkanı olan Kaymakam veya Valilere özlük hakları anlamında bağlı ve gözlerine bakan birer memur olması ise, diğer bir hukuksuz durumdur. Valilerin ve Kaymakamların ağızlarına bakan komisyon üyeleri, zarar dosyalarını devlet adına ucuza kapatmak için yarışmaktadır 5233 sayılı Yasa ile bağlı yönetmeliği; tatmin edici ve adil bir ödemeye imkan verecek şekilde, yeniden düzenlenmelidir. 5233 sayılı Yasanın süresi uzatılmalı ve henüz başvurusunu yapmamış olanlara da hak kaybı yaşamamaları açısından, başvuruda bulunma imkanı verilmelidir.

General Mustafa Muğlalı’nın, 1943 yılında Van’nın Özalp ilçesinde sınır kaçakçılığı nedeni ile mahkemeye çıkarılan ancak serbest bırakılan 33 Kürt köylüsünü uzun namlulu silahlar ile askerlerine taratarak gerçekleştirdiği toplu imha pratiğinden sonra; Uludere ilçesinin Roboski köyünde ikamet eden ve sınır kaçakçısı olduğu teknik araçların yardımı dahi olmaksızın anlaşılabilen 35 Kürt köylüsünü katıl etmiş olmaları; politik amaçlı faşist sömürgeci toplu imhaların birer örneğini oluşturmaktadırlar. Katliamların sınırlı bir tazminat ödemek ile kapatılamayacağı aşikardır. Bu türden eylemler terk edilmeli, mağdurlardan özür dilenmeli, mağduriyeti karşılayacak miktarlarda tatminkar maddi ve manevi tazminat ödenmeli, daha önemlisi de katliamın emrini verenlerin tamamı (en üstten en alta kadar bütün sorumlular) yargıya teslim edilmelidir. Katliamda sorumluluğu bulunan bütün kişilerin yargıya teslim edilerek cezalandırılmaması halinde ise, olay; toplu imha ve insanlık suçu olarak uluslararası mahkemenin önüne taşınmalıdır. Sömürgecilik ve faşizim; soykırım yapılmaksızın kurulamaz ve soykırımlara devam etmeksizin de sürdürülemez. Bu nedenle devlet terörizmi olan sömürgecilik ve faşizm, insanlık suçudur, bütün nitelik ve kurumları ile birlikte Kürdistan dan tasfiye edilecektir.

Partimiz, Kürdistan ulusal sorununu insan hakkı sorunu yada Türkiye nin demokratikleşmesi sorunu olarak saptırılmasını gerici ve kabul edilmez bir yaklaşım saymaktadır. Ancak partimiz, bütün aidiyetlerin (herkesin) özgürlüğünü hep birlikte savunarak mücadele sürecinde kardeşleşmeyi ve gereci statükonun betonunu ortadan kaldırmayı esas almaktadır. Bu temelde partimiz bütün insanların haklarının caydırıcı yasal düzenlemeler ile korunması ve ihlaller karşısında da teşhir ve takip mekanizmasının işletilmesini temel almaktadır. Kürdistan sorununu Türkiye nin demokratikleşmesi sorunu olarak görme gafletine kapılmamak kaydı ile sömürgeci ülkenin demokratikleşmesinin sömürge ülkenin ulusal mücadelesini daha geniş alan yaratarak ve kolaylaştıracağından, Kürdistan ulusal sorunun sömürgeciliğin tasfiyesi bağlamında hakikatteki çözümü ile Ortadoğu demokrasi ile tanışacağından, siyasi, ekonomik istikrar sağlanacağından, ülkemiz Kürdistan yanında sömürgeci devletlerin demokratikleşmesini de savunuyoruz.

Dünyada düşünce ve inanç özgürlüğü için verilmiş mücadelelerin en büyük simgeleri olarak Bruno, Sokrates ve Galileo sayılmakla birlikte; hiç birisi Tavasin (Mavi Gök) adlı eserini Kürtçe yazan ve milattan sonra 856 yılında Beyza’da doğup Bağdat’ta katledilen Zerdeşti (yani Mazdeki) Kürt filozofu Hallac-ı Mansur ve ışık felsefesinin kurucusu Kürt filozofu Şuhreverdi ölçüsünde direnebilmiş değildir. Bu düşünürlerimizi hem felsefe de, hem de eylemde diğer bir büyük ozanımız Nesimi takip etmiştir. Bizler düşünce özgürlüğü için mücadele ederken, topraklarımızda düşünce ve inan özgürlüğü için verilmiş büyük mücadelelerin bu sembol adlarını ve düşünce ile inanç özgürlüğünün şehitlerini saygı ile anarken, Partimizin, düşünce ve inanç hürriyetini sınırlayan bütün kanun maddelerinin mevzuattan ayıklanması için mücadele etmeyi esas aldığını ortaya koyuyoruz. Bütün özgürlüklerin anası olan düşünce özgürlüğü tartışmasız şekilde hukuki düzenlemeye kavuşturulmalı, yasal mevzuatta düşünceyi yasaklayıcı olan tüm maddeler ayıklanarak kaldırılmalıdır. Basın yayın ve akademik özgürlük sağlanmalıdır. Açık şiddet çağrıları içermemek kaydı ile en aykırı en şoke edici ve en rahatsız edici düşünceler dahi suç ve ceza kapsamına alınmamalı, demokratik değerlerin bir sonucu olarak kendisini ortaya koyma imkanı sağlanmalıdır.

Sıkıyönetim Mahkemelerinin devamı olan; Devlet Güvenlik Mahkemelerinin ve bunların davamı olan Özel Ağır Ceza Mahkemeleri tümden kaldırılmalı, tutukluluk bir tedbir aracı iken kısmen veya tamamen bir infaz aracına dönüştürülmesinin önüne geçecek şekilde düzenleme yapılmalıdır.

Anayasal bir kurum olarak düzenlen YÖK, HSYK, MGK’nın varlığına ve genel anlamda askerlerin siyaset alanındaki vesayetine (filli yönetimine) karşıyız. Genelkurmay başkanlığı ve ordu Milli savunma Bakanlığının emrine bağlanmalı, adı geçen Anayasal kurumlarda kaldırılmalıdır. Darbeler, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunun 35. maddesine dayandırıldığından, bu hukuk dışı düzenleme de kaldırılmalıdır.

DEVAM EDECEK

Mwedeni Ayhan

ayhanmedeni@hotmail.com










Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2013-02-01 (820 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution