Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.








Medeni Ayhan:ANKARA BAROSUNUN 2014 YILI KONGRESİ İÇİN DEVRİMCİ DEMOKRAT AVUKATLAR GRUBUNUN BİLDİRGESİ VE GRUP BAŞKAN ADAYI AV. MEDENİ AYHAN NIN ÖZGEÇMİŞİ-16.12.2014

DEVRİMCİ DEMOKRAT AVUKATLAR GRUBUNUN BAŞKAN ADAYI AVUKAT MEDENİ AYHAN'NIN ÖZGEÇMİŞİ


1968 Mardin ili Nusaybin ilçesi doğumlu olan grup başkan adayımız Avukat Medeni Ayhan, ilk, orta ve lisedeki (Endüstri Meslek Lisesindeki) eğitim öğrenimini Nusaybin de tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 3. sınıfından, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesine yatay geçiş yaptıktan sonra, 1994 yılında “düşünce suçu” nedeni ile tutuklanmış olduğundan, yılı sonu sınavlarına da cezaevinde katılarak mezun oldu. Yazdığı kitap, makaleler ve yaptığı konuşmalar nedeni ile çeşitli davalardan “düşünce suçu” işlediği gerekçesi ile hüküm giyen Ayhan, tutuklu kaldığı süre karşısında staja ve avukatlığa geç başlamak durumunda kaldığından, 1997 yılında Ankara Barosuna kayıt yaptırarak başladığı avukatlık mesleğini sürdürmektedir. 1999 yılında yeniden iki ayrı davada hüküm verilerek tutuklandığından, Ankara Barosu Disiplin Kurulu kararı ile yazdığı yazı ve Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararı gerekçe gösterilerek avukatlık mesleğinden süresiz ihraç edildi ise de, uğradığı mağduriyet karşısında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açmış olduğu davayı kazandı ve iadeyi mahkeme çerçevesinde beraat ederek, avukatlık mesleğine de geri dönmüş oldu. Yazdığı kitap, makale ve çeşitli toplantılarda yaptığı konuşmalar nedeni ile 1991 yılından itibaren hakkında 10 nun üstünde dava açıldı ise de, en son 2004 yılında Baro Genel kurulunda yaptığı konuşma sonrasında hakkında açılan davadan da berat etti. Aynı çerçevedeki düşüncelerini yazılı ve sözlü olarak ortaya koymaya devam etmesine rağmen, Anayasanın 90. maddesine eklenen son fıkrası nedeni ile 2004 yıllından bugüne kadar ki süreçte ise, hakkında herhangi bir dava açılmadı.

Ayhan, Özgür Halk Dergisinin Ankara Temsilciliğini kurdu, 1990 ve 1991 yıllarında derginin temsilciliğini ve yazarlığını yaptı. Ayrıca 1998 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenci olması nedeni ile öğrenci eylemlerini örgütleyip söz konusu eylemlere öncülük ettiğinden, defalarca gözaltına alındı. 1992 yılında Özgür Üniversite'nin kuruluş toplantısına katılarak, kurucularından biri olan Ayhan, aynı zamanda bu Üniversite den öğrenci olarak eğitim öğretim görerek, mezun oldu. Öğrenci olduğu süreçte Özgür Üniversite Öğrenci Birliğini kurdu ve kurucu başkanlığını yaptı. Özgür Üniversite'nin bünyesinde Özgür Bilim Dergisini kurdu, genel yayın yönetmenliğini ve yazarlığını yaptı. Bilahare Özgür Üniversite de iki dönem öğretim görevlisi olarak dersler verdi.

1998 yılında Tutuklu ve Hükümlü Yakınları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği(THYD-DER)'ni kurdu, kurucu Genel Başkanı olarak da cezaevleri ve gözaltlılardaki işkence, kötü muamele ve hak gasplarına karşı bir insan hakları aktivisti olarak mücadele etti. Cezaevlerindeki hukuki hakların sağlanması için sık sık çeşitli kurumların yöneticilerinden heyetler oluşturarak, arabulucu oldu.

Çok sayıda siyasi ve toplumsal davada mağdurların vekilliğini yapan Ayhan, DEHAP, HAK-PAR gibi partilerin, THYD-DER in, İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Recep Maraşlı gibi aydınlarımızın avukatlığını yaptı. Çeşitli insan hakları ihlalleri, hak gaspları ve hukuksuzluklar nedeni ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde vekil olarak yoğun oranda dava açarak takip etti. Grup Başkan Adayımız Avukat Medeni Ayhan 2014 yılından itibaren Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Sicili’ne kayıtlı Arabulucudur.

Grup başkan adayımız Ayhan, Özgür Halk Dergisi ile Özgür Bilim Dergisi dışında; Rewşen Dergisi, Welat Gazetesi, Nûdem Dergisi, Gündem Gazetesi, Kaldıraç Dergisi, Sorun Dergisi gibi çeşitli yayın organlarında yazılar yazdı. Kürdistanlı Filozof Ehmedê Xanî, Bilim Tarih Metodoloji gibi araştırma inceleme kitapları yanında, Qêrîn(Haykırış) adlı şiir kitabı da yayımlanmış olan Av. Medeni Ayhan nın “Tu Evîn”(Sen Sevda)adlı şiirini 1991 yılında Grup Ekin besteledi. Ayhan, çeşitli internet sitelerinde politik analiz yazıları yazmaya devam etmektedir.
Ankara Barosu Kongrelerinde uzun yıllar tek başına ve ısrarla bütün dinsel, etnik aidiyetler ile emekçilerin sorunlarını gündemleştirdikten sonra grubumuzun kuruluşuna öncülük etti, sözcülüğünü üstlendi.

DEVRİMCİ DEMOKRAT AVUKATLAR GRUBU 2014 YILI BİLDİRGESİ
GRUBUMUZUN TEMEL ÖZELLİKLERİ, İLKELERİ VE BİLEŞİMİ

Grubumuz; meslek sorunlarının çözümü yanında, ezilen ulusun, ulusal azınlıkların, emekçilerin, ötekileştirilen ve eşitsizliğe sürüklenmiş inançlara mensup aidiyetlerin, tarihsel olarak tahakküm altına alınmış cinsin(kadının) bütün hak ve özgürlüklerinin sağlanmasından, doğanın, çevrenin, tarihi sit alanlarının korunmasından yanadır. Kısacası ezilen her kategoriden yanayız, ezilen her kategorinin hakları için mücadele etmeyi ilke edinerek, özgürlüklerinin hukuki düzenlemeye kavuşmasını da esas almaktayız. Grubumuz bu çerçevedeki mücadele sürecinde, kardeşleşerek gerçek kardeşlik hukukunu yaratmak, ırkçılık, milliyetçilik ve her türden gericiliği birlikte kırarak, bütün aidiyetlerin devrimci demokrat bir platformdaki birliğini esas almaktadır. Esasen hiç bir aidiyetin varlık ve özgürlüğü; diğer aidiyetlerin varlığı, ya da hak ve özgürlükleri ile çatışmamaktadır. Her aidiyetin özgürlüğü; ırkçı olan İttihatçı-Kemalist ideolojik politik çizginin Türkçü-İslamcı devletin kuruluşunda, yapısında kurumsallaştırmış olduğu, ayrıca en katı hali ile de koruyarak sürdürmek istediği, buna karşın sistem içerisindeki diğer alternatif iktidar gücü olan liberal muhafazakar-yeni Osmanlıcı çizginin ise, daha esnek yöntemler ile yaymayı amaçladığı faşist-sömürgeci-emperyalist statüko ile çarpışarak, çatışmaktadır. Bu gerici değerler ile statükolarına karşılık olarak; bütün aidiyetlerin varlık ve özgürlüklerini hep birlikte savunmanın ise, gerçek kardeşlik ve özgürlük hukukunun doğuşuna, ırkçılık ve milliyetçilik ile gericiliğin tasfiyesine yol açacağı aşikârdır.

Grubumuz; çeşitli alt grup ve bireylerden oluşmakla birlikte, her hangi bir aidiyetin kendi denetimi altına alabileceği bir yapı değildir. Ezilen ve hakları gasp edilen bütün aidiyetlerin beraberce yönetimde ortaklaşması kültürünü ilke edinmektedir. Grubumuz; resmi ideolojiyi ve statükosunu red etmek kaydı ile sınıfsal, etnik ve dini köken ayrımı gözetmeksizin programımıza ve bildirgemize katıldığını beyan eden bütün meslektaşlarımızın demokratik platformudur. Bu çerçevede sınıfsal, cinsi, etnik veya dinsel inançları nedeni ile ötekileştirilmiş her aidiyetin sorunlarının sözcülüğünü üstlenerek; bütün siyasi, sosyal ve hukuksal haklarının kanuni güvenceye kavuşturulması için mücadele etmeyi esas almaktayız. Grubumuz; Baromuz bünyesindeki diğer bütün grupların tersine; devleti yönetenlerin iki eli arasındaki iktidar mücadelesinin bir eklentisi ve birleşeni durumuna gelerek, gerici statüko ile birleşmek yerine, bağımsız ve özgür seçenek olmayı, mevcut statükoyu ret ederek, dönüşümüne katkı yapmayı esas almaktadır.

Grubumuz, herhangi bir parti yada örgütün izdüşümü olmadığı gibi, dar anlamda ideolojik politik bir çizginin yansıması da değildir. Hem demokratik kitle örgütü, hem de meslek örgütü durumunda olan Ankara Barosu bünyesindeki bir meslektaş grubu olan yapımız; program ve bu bildirgemizdeki görüşlerde ortaklaştığını kabul etmek kaydı ile kendilerini komünist, sosyalist, anarşist, sosyal demokrat, liberal demokrat, dindar demokrat, çevreci gibi sıfatlar ile tanımlayan, yada herhangi bir siyasi sıfat üstünden kendisini tanımlamakla birlikte, bildirgemizdeki değerlerde ortaklaştığını ortaya koyan her avukatın platformudur. Grubumuz; sınıfsal, etnik, dinsel ayrım olmaksızın, gerici resmi ideoloji olan Kemalizm ve ittihatçılıktan; “milliyetçi olan dincilikten,” yeni Osmanlıcı liberal muhafazakârlıktan kopuş sağlamış olup; program ve bildirgemize katıldığını ifade eden her meslektaşı doğal üyesi olarak kabul etmektedir. Bu çerçevede grubumuzu; program ve bildirgemizdeki ortak payda da birleşen devrimci demokrat bir platform olarak tanımlıyoruz. Grubumuz; bütün aidiyetlerin haklarına ret, inkâr, imha ve tepki üzerinden yaklaşan Kemalizm ve ittihatçılığı, devlet içersinde örgütlü olan kontrgerillacılık (yani kontrgerillanın lokal ve dönemsel adları ile ifade edilen Ergenekon,Jit,Jitem,Seferberlik Tetkik Kurulu,Türk Mukavemet Tugayı,Teşkilatı Mahsusa gibi yapıları) ve darbeciliği reddettiği gibi; Milliyetçi dinciliği ve yeni Osmanlıcı liberal muhafazakar çizgiyi de ret etmektedir. Grubumuz; mevcut devletin egemenlik sistemini ve bu sistemden kesin kopuş içerisinde bulunmayan siyasi eğilimleri gerici saymakta, istisnasız olarak bütün halkların hak ve özgürlüğünden yana tutum alırken, sadece gerici egemenlik sistemini karşısına almaktadır. Hiç bir aidiyet diğer aidiyete karşıt ve düşman hale getirilemez. Aidiyetlerin birbiri ile sorunu yoktur, bütün aidiyetlerin mevcut egemenlik sistemi ve devlet statükosu ile sorunu vardır. Bütün aidiyetlerin birleşen davası da; bu egemenlik sistemine ve devlette cisimleştirilirmiş statükoya karşıdır.

On yıllardır Ankara Barosunun bünyesinde bulunan üç gerici grup; devlette gerçekleşmiş gerici statükonun birer bekçisi ve sivil yeniçeri ocakları durumuna düştüklerinden, hiçbir aidiyetin sorununun tartışılmasını, taleplerinin hukuksal düzenlemeye kavuşmasını ve hatta gündemleşmesini dahi istememişlerdir. Bu nedenle son on yıllık süreçteki bütün bildiri ve bildirgeleri incelendiğinde, ulus, ulusal azınlık, dini inanç anlamında hiçbir aidiyetin hak ve özgürlüklerine yer vermedikleri aşikardır. Var olan grupların mevcut toplumsal siyasal sorunlara hukuki düzenleme önermemeleri; avukatlık mesleğinin sorunlarını çözememeleri, devlet içinde iktidar mücadelesi veren düzen içi (devlet içi) iki gerici güç (iki gerici çizgi) olan İttihatçı-Kemalist çizgi ile Prens Sabahattin’in liderlik ettiği Hürriyet ve İtilaf Partisinin liberal muhafazakar yeni Osmanlıcı çizgisinin bugünkü temsilcilerine eklemlenerek, yüz yıldan fazla bir süredir, Türkçü-İslamcı gerici egemenlik sistemi içerisinde süreklileşen gerici kanatların iktidar mücadelesinin parçalarına dönüşmeleri, yada baştan beri bu durumda bulunmaları karşısında da, Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubunu kurduğumuz aşikardır.

Devrimci ya da demokrat olabilmek; mevcut gerici egemenlik sisteminin odak ve kanatları durumundaki güç ve çizgilerden birine ilericilik ya da devrimcilik atıf ederek, sistemin birer işbirlikçisi olmak ile başlamamaktadır, aksine statükonun düzen içi çizgilleri ile kesin kopuş içerisinde olmayan her çizgiyi red etmek ile başlamaktadır. Yüz yıldan fazla bir süredir, Türkçü-İslamcı olan ırkçı gerici egemenlik sistemi içerisinde iktidar mücadelesi veren iki gerici çizgiden liberal muhafazakar çizgiye ilericilik atıf edecek kadar kör olan söz de “sosyalist” işbirlikçilerin ise sosyalist olarak kendilerini tanımlamalarına rağmen, sosyalizmi liberalize eden sol dışı birer unsur durumuna düştükleri açıktır. İttihatçı-Kemalist-Orducu ve darbeci çizgiye; “ilerici, devrimci veya demokrat” türü nitelikler yükleyenler ise; devrimin yerine darbeyi, halkın yerine egemen sınıfların ordusunu, sosyalizm yerine totaliter, ırkçı, asimilasyoncu, imhacı, retçi İttihatçı-Kemalist burjuva ideolojisini geçirterek, sol dışı çizginin en basit düzeydeki unsurları olarak gerici-düzen içi darbelerin hem kullanılmış birer payandası, hem de kurbanıdır. Bu anlayış çerçevesinde önce payanda olma, sonra da kurban olma geleneği devam etmektedir. Bu iki eğilim ile ortaklaşmak veya bu tür eğilim ve gruplara oy vererek güç vermek yerine, gerçekten devrimci değerleri olan bir grup ve eğilim yaratarak güçlendirmek en doğru olanıdır. Bu neden ile devlet içerisinde iktidar mücadelesi veren ve Baromuzun bünyesindeki üç gerici grupta yansımasını bulan bu iki çizgiyi red ediyoruz. İki gericilikten birine ilericilik yükleyerek eklemlenmek yerine, red ederek başka bir yolu açmak devrimci olanıdır.
Devrimci Demokrat Avukatlar Grubu; anti İttihatçı-Kemalist, anti Yeni Osmanlıcı-liberal muhafazakar, anti emperyalist, anti sömürgeci,anti faşist ve anti feodal olan devrimci demokrat bir platformdur. Bir daha tekrar ediyoruz: Grubumuz, özelikleri nedeni ile mevcut olan partilerden herhangi birisinin izdüşümü olmayı da red etmektedir.

Siyasal, toplumsal ve kültürel aidiyet hakları esasen siyasi sorunlar durumunda olmak ile birlikte; redde, inkara, imhaya dayanan resmi ideolojinin yansıması olan kanun mevzuatı çerçevesinde statüko kurularak bütün sorunlar yaratılmış olması nedeni ile söz konusu problemlerin aidiyetlerin tamamına hak ve özgürlüklerini sağlayan yeni hukuki düzenlemeler yapılarak çözülebileceği aşikardır. Bu nedenle ekolojik-siyasal-kültürel, ekonomik ve toplumsal haklar kategorisinin aslında birer hukuki mesele ve sorun olduğu da tartışmasızdır. Yapılacak hukuki düzenleme ve çözümleri ise, her türden vesayet anlayışını red eden, bağımsız, etkin, özgürlükçü, katılımcı, saydam, sahip çıkan, devrimci, demokrat Baroların, Barolar Birliğinin ve aydın durumunda bulunan avukatların tartışarak önermesi gerektiği açıktır.

Özgürlük; sadece bizim özgürlüğümüz değildir, ötekileştirilen her kesin özgürlüğüdür, özgürlükleri bizim özgürlüğümüz derecesinde vazgeçilmez olan başkalarının da özgürlüğüdür. Özgürlük ve kardeşlik hukuku; her aidiyetin özgürlüğünü, hep birlikte talep etmek ile gerçekleştirilecek bir değerdir. Bu değerin gerçekleşmesine öncülük etmesi gerekenler de hukukçular ve kurumları durumundaki Barolar ile Barolar Birliği’dir.

GERİCİ OLMALARI NEDENİ İLE BAROMUZUN KONGRELERİNDE FAŞİZM, EMPERYALİZİM, SÖMÜRGECİLİK, LAİKLİK, DEVRİMCİLİK, DEMOKRATLIK KAVRAMLARINI KULLANMA EHLİYETİ OLMAYAN ÜÇ GRUBUN NİTELİKLERİ, DÜZENİN ODAK (KANAT) VE İDEOLOJİLERİ İLE İLİŞKİLERİ

En devrimci ideolojik politik bilinç; bilimsel ve yalana dayanmayan tarih bilincinin ürünüdür. Bu durumda yalana ve uydurmaya dayanan resmi tarih anlayışına göre mi, yoksa bilimsel verilere dayanan tarih yazımına göre mi, bilinçlerimizin şekillendiğine bakmak da zorunludur.

Osmanlının yönetim kadrosunu oluşturan İttihadı Terakki, 1912 yılında Balkanların ellerinde çıkmasına kadar Osmanlılık çizgisini(Osmanlı Birliği çizgisini) savundu. Balkanları da kaybetmeleri üzerine, Osmanlılık çizgisini terk ederek İslamlık çizgisini(İslam olanların birliği çizgisini) esas aldılar. Ancak 1. Dünya Savaşında (emperyalist paylaşım savaşında) Araplarında kopması ile birlikte, İslamlık çizgisini terk ederek, Türkçü-İslamcı çizgiyi esas aldılar. Bu çerçevede feodal dönemin emperyalist bir İmparatorluğu olan Osmanlı’nın bakiyesinden devlet çarkı aracılığı ile Türkçülük başat olmak üzere; Türk-İslamcılık çizgisinde totaliter ve ırkçı bir ulusal devlet inşa edilme sürecine girilmiş oldu. Bugün Türkçü-İslamcı çizgide mevcut egemenlik sistemini devam ettirme imkanı kalmadığından, Türk burjuvazisinin kimi temsilcilerinin ise, “Türkiyelilik çizgisi” temelinde var olan gerici statükoyu yeniden üretme çabası içerisine girdiği aşikardır.

İttihat ve Terakki Partisi, yayılmacılığın ve talancılığın ürünü olan artık değeri ordu gücü ile gasp eden, feodal dönemin emperyalist devleti durumundaki Osmanlı İmparatorluğunu emperyalist konumu ile devam ettirmeyi esas almaktaydı. Emperyalistler arasında var olan hammadde ve pazar paylaşımı çelişkisinde ise; yeni yükselmeye başlayan, var olan bölüşüme itirazda bulunan Almanya’nın yanında savaşa girmek ile hedeflerine ulaşabileceklerini varsaymışlardı. Bu çerçevede Alman emperyalizmi ile işbirlikçi ilişkiye girdiklerinden, bir Alman generalin komutası altında Osmanlı ordusunun savaşmasını kabul etmişlerdir. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa, Doktor Nazım gibi kadrolar İttihat Terakki Partisinin üst düzey yöneticileri durumda iken, Mustafa Kemal binbaşı rütbesinde iki kez söz konusu partinin kongresine delege olarak katılan bir üye durumundaydı. Almanya ile Osmanlının, İngiliz ve Fransızlara karşı savaşı kaybetmesinden sonra ise, sadece Mustafa Kemal değil, Enver Paşa da İngilizler ile işbirliği temelinde çalışmak üzere diyaloga girmişti. İngiltere-Fransa ise, kendilerine karşı Almanya ile İttifak kurmuş İttihat ve Terakki Partisinin üst düzey kadrosunu tümden tasfiye etmeyi, buna karşın Mustafa Kemal ile kendisi gibi alt düzey olan kadroları ise birer işbirlikçi olarak kullanmayı tercih ettiler. İttihat ve Terakki Partisinin üst düzey kadrosunun Türkiye den sürülmesi, ölünceye kadar da içeriye sokulmamaları ve her birinin ayrı bir yerde öldürülmelerine önlem alınmaması da bunun sonucudur. İngiltere ve Fransa gibi emperyalist devletlerin referans ve kabullerini esas alması karşılığında Mustafa Kemal’in önü açıldı.
Türkiye Cumhuriyeti; feodal dönemin yayılmacı (yani emperyalist) imparatorluğu olan Osmanlı’nın bakiyesinden, Rusya, İngiltere, Fransa gibi emperyalist devletler arasında gizli bir antlaşma olarak 1916 yılında imzalanan Seykes-Picot antlaşması çerçevesindeki sınırlar esas olmak üzere, işbirliği dahilinde kurulmuş bir devlettir. Seykes-Picot antlaşmasında Serhat bölgesi Ruslara bırakılırken, bir vilayet olan ve Kerkük, Rakka, Kamışlı, Haseki gibi şehirleri de kapsayan Musul Vilayeti, Fransa’ya, buna karşın Suriye’nin egemenliğindeki diğer topraklar ile Lübnan ise İngiltere’ye verilmişti. İngiltere’nin Musul ve Kerkük te zengin petrol yataklarının var olduğunu anlamaya başlaması üzerine iki devlet alanları değiştirerek(yani Fransa ve İngiltere’nin aldığı alanlar değiş tokuş yapılarak) antlaşma devam ettirildi. Türkiye’nin üzerinde oturduğu bugünkü sınırları; Sovyetlerin 1918 de -Bolşevik devrimi sonrasında- kendi iradeleri ile Serhat tan (Ağrı, Kars, Erzurum, Erzincan, Van) çıkmış olması nazara alındığında, emperyalist devletler olan Rusya, İngiltere ve Fransa arasında 1916 Mayısında gizli olarak imzalanan Seykes-Picot antlaşmasında esas alınmış olan sınırlardır. Misakı Milli sınırları ise, asılında 1920 yılında İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti tarafından karar altına alınmıştı. İngiltere’nin mandası altındaki Irak’a bağlanan Musul ve Kerkük ile Fransızların mandasındaki Suriye’ye bağlanan Haseki, Kamışlı, Rakka Misakı Milli sınırları içerisindeydi. Ankara’daki Meclis te, Misakı Milli’den taviz verilmesine karşı en sert muhalefeti yapan Bitlis Milletvekili Yusuf Bey ve Karadeniz milletvekili Şükrü Bey olmakla birlikte, ikisi de Kemalistler tarafından katledildi. Misakı Milliye göre değil, 1916 da imzalanmış olan Seykes-Picot antlaşması çerçevesinde olmak üzere, işbirlikçi tarzda bir devlet kuruldu. Yalana ve çarpıtmaya dayanan resmi tarih yazımında Amerikan mandacılığını savunmak, sadece Halide Edip Adıvar’ın kucağına atılarak, bir kişinin kucağında vurulmasına rağmen, Sivas Kongresinde Mustafa Kemal’in istemleri çerçevesinde oybirliği ile Amerikan mandacılığı da kabul edildi. M. Kemal’in Samsun’a çıkmasından çok önce, çeşitli yerlerde kendiliğindenci ayaklanmalar ve direnişler devam ediyordu. M. Kemal ortada yokken, Balıkesir kongresi de gerçekleştirilmişti. İşi Mustafa Kemal ile başlatmak ve işbirlikçiliği kamufle etmek için resmi tarih yazımında bu kendiliğindenci direnişlerden ve Balıkesir kongresi ile diğer olgulardan bahsedilmemektedir. Bu nedenler ile Seykes-Picot antlaşmasından ve Sivas Kongresinde oy biriliği ile alınmış “Amerikan mandacılığını kabul etme kararından” da bahsedilmemektedir. M. Kemal in tek başına Samsun’a çıktığı da uydurmadır. 16 kişi ile birlikte, İngilizler ile Vahdetin in istemi çerçevesinde var olan kendiliğindenci direnişi kontrol altına alıp Seykes-Picot antlaşmasındaki sınırlar içerisinde tutmak üzere görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal, İngilizler ile işbirliği içerisindedir. İngiliz ve Fransızların kabul ve referanslarına göre, bir devlet kurması sağlanmıştır. Bunun için 1916 Mayısında imzalanmış bulunan ve V. İ. Lenin’in 1918 de deşifre ederek red etmeye başladığı Seykes-Picot antlaşmasında belirlenen sınırlar ile Türkiye’nin bugünkü sınırlarına bakmak yeterlidir. 1919 Mayısında Samsun’a çıkartılan Mustafa Kemal’in İngiliz ve Fransızların kabul ve referanslarına göre hareket edip etmediğinin de buna göre incelenmesi gerekmektedir.
Mustafa Kemal, orta düzey bir ittihatçı olarak alt düzey diğer ittihatçılar ile birlikte, İttihadı Terakki Partisinin totaliter ve ırkçı değerleri temelinde, devlet çarkı kanalı ile bir ulus inşa etme çalışmasını devam ettirerek kurumsallaştırdı. Kemalizm, İttihatçılığın hem kendisi, hem de devamıdır. Düzen partileri, ordu ve üst düzey bürokrasi bugüne kadar İttihatçı ve Kemalist çizginin temsilcisi olmuşlardır. Bunlar, büyük ölçüde Türkiye de kendilerini “sosyalist” olarak nitelendiren ideolojik politik eğilimleri de yedeklerine aldı. Bu çizgiye karşılık Türkçü-İslamcı egemenlik sistemi içresinde ademi merkeziyetçi -iberal muhafazakar olan ve İttihadı Terakki den ayrılan Prens Sebahattin ve arkadaşlarının kurduğu Hürriyet İtilaf Partisi 1913 yılındaki sopalı seçimlerde sindirildikten sonra; Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte tasfiye sürecini de yaşamaya başladılar. Adnan Menderes in Demokrat Partisi, Turgut Özal’ın Anavatan Partisi ve bugün de Recep Tayip Erdoğan’ın AKP’si bu geleneğin kendisi ve modernize edilmiş devamından başkaca bir şey değildir. 1913 yılından itibaren liberal muhafazakar olan bu çizgi iktidar mücadelesinde sürekli bir yenilgi ve tasfiyeyi yaşarken, AKP ile birlikte tasfiye sürecinin tersine işlemeye başlayarak, mevcut gerici egemenlik sisteminin diğer kanadını teşkil eden İttihatçı-Kemalist çizginin iktidardaki temsilcilerinin her yerde parça parça tasfiye görmeye başladığı sır değildir. Türkiye deki bu iktidar mücadelesi aynı zamanda hem bölgesel hem de uluslararası alanda da bir iktidar mücadelesidir. Her kanat diğer bir emperyalist odak ile işbirlikçi ilişki içresindedir. İttihatçı Kemalistler; İran molla hükümeti, Suriye Bas hükümeti, Irak ta Maliki hükümeti, Lübnan Hizbullah’ı ve emperyalist güçlerden Şengay Paktının temel güçleri olan Rusya ve Çin ile işbirliği içerisindedir. Buna karşın AKP hükümeti ise; İran, Suriye, Irak muhalefetleri yanında, ABD ve Avrupalı emperyalistler ile işbirliği içerisindedir. Gerek içerde ve gerekse dışarıda gerçekleşecek pratik çatışma bu şaflaşmaya göre meydandadır. Ankara Barosunda elli veya altmış yıldır var olan üç gerici grup, Türk egemenlik sistemi içresindeki iki gerici çizgi ve odağa“ilericilik veya demokratlık” niteliklerini yükleyerek hem gerici saflaşmanın birer parçası olmaktadırlar; hem de söz konusu gerici güçlerin izdüşümünde yer alırken gündem ve çatışmalarını da kongrelerimize taşımaktadırlar. Bu durumda Baroda Birlik Grubunun siyaset yapmadığını savlaması tahkiyeden ibarettir, liberal muhafazakar-yeni Osmanlıcı çizginin birer izdüşümüdürler, arkalarına AKP ve Fethullah’ı aldıkları kesindir. Demokratik Sol Avukatlar Grubu ise, İttihatçı-Kemalist-orducu-bürokratik çizginin açık temsilcisi ve izdüşümüdür, CHP, DSP gibi partileri arkalarına aldıkları aşikardır. MHP’li avukatlar ise söz konusu iki grup içresinde bölünmüş olduğundan, her iki grupta da görülebilmektedirler.

Çağdaş Avukatlar Grubu, demokrat değerleri on yıldan fazla bir süredir yitirmiş olup, gerici ve Kemalist bir kliğin eline geçmiş bulunduğundan kendilerini “sol” olarak tanımlamalarına rağmen, özünde Kemalist-orducu-darbeci çizgiye değer yükleyen marjinal parti ve eğilimciklerin birer bileşkesini arkalarına almış bulunmaktadırlar. Çağdaş Avukatlar Grubu da bazen açık ve bazen de örtülü olarak İttihatçı-Kemalist –orducu-darbeci çizginin bir izdüşümü durumuna geldiğinden, devrimci ve ilerici değerleri kalmamıştır, ayrıca fizikken de büyük ölçüde tasfiye olarak daralmıştır. Yaklaşık 12 yıldır bu grubun yönetiminde bulunan marjinal gerici eğilimlerin temsilcileri geçmişteki değerleri geliştirme yerine, tümden tasfiye etmeyi esas aldılar. Hala bu gruba oy verenler ise ya durumu bilmemeleri nedeni ile grubun eski kimliğine oy atmakta, yada kerhen oy kullanmaktadırlar. Çağdaş Avukatlar Grubunun listesindeki kişilere, bildirilerindeki gerici, bomboş söylemlere oy verilmediği kesindir. Bilinci en çarpık bireyler; bu grubun yönetimindedir, kendi klikleri için kullanmaktadırlar. Ancak 12 yıldır gerici ve muhafazakar bir durumda olan Çağdaş Avukatlar Grubunun, 12 yıl önceki imajı üzerinden düşünerek kendilerine oy vermeye devam edilmesinin var olan gericiliği ve çarpıklığı beslemeye yol açacağı açıktır. 2010 yılı kongresinde Demokratik Sol Avukatlar Grubunun 7/1 oranında oy almalarına rağmen, Romalı komutan Piros gibi hezimetten zafer çıkartma manipülasyonuna devam ederek, sonucu, “Çav Bella ve Venseremos” şarkıları ile kutlayabilmeleri bu yapının trajik-komik olduğunu, iktidar hedefinin tümden bitmiş bulunduğunu, kendilerini ve çevreyi aldatma faaliyeti içeresinde aşık atıklarını göstermektedir. İktidar hedefine inançları olmadığından, gerici muhafazakar statükocu değerlerin savunucuları olduklarından, son 12 yıldır kongrelerde ilerici değerlerden yana söyledikleri hiçbir şey de olmadığından, bu grubun kongreye katılması dahi gereksiz ve anlamsız olmaktadır. Son 4 yılda Demokratik Sol Avukatlar Grubunun iki kanadı ile yaptıkları Kemalist ittifaklar; gericilikte birleştiklerini, iktidar hedef ve olanaklarının sıfırlanmış olduğunu ispatlamaktadır. Ancak bu Grubun gericileşmesinin neden ve olguları fazladır, aşağıda daha detaylı değerlendireceğiz. Tartıştırdığımız düşünceler üç gerici grubun bünyesinde de yansımasını bularak, söz konusu grupların bölünmesine yol açacaktır.

Çağdaş Avukatlar Grubu, ya kendisini sürdürebilmek için ortaya koyduğumuz değerleri savunmak zorunda kalacak, ya da denetim ve kontrol altında tutarak yanlış yönlendirdiği tabanının tamamını gericileştirmeyi başaramayacağından, bunlardan oy atmaya devam ederek gericiliği beslemekten imtina edenler Grubumuza katılacaklardır. Bu durumda ya tasfiye olacaklardır, ya da bölüneceklerdir. Bildikleri tek şey olan manipülasyon ile çarpıtmalar sayesinde iş görmelerini imkansızlaştırmış bulunuyoruz.

Türkiye de kendilerini sosyalist veya komünist olarak tanımlayanlar dahi devletin içresindeki bu iki çizgiye “ilericilik-demokratlık” türü kavramlar yükleyerek, düzenin birer işbirlikçisi olarak devrimci ideolojiyi ya Kemalistleştirerek, ya da liberalize ederek yozlaştırmaktadırlar. Devrimcilik ve demokratlık; mevcut gerici egemenlik sisteminin düzen içi ideolojik politik çizgisini, kültürünü, ekonomisini red edebilmek ile başlamaktadır. Düzen içinde iktidar mücadelesi veren bu çizgilerinden birine eklemlenenler ise; ilerici, devrimci, demokrat, anti emperyalist, anti sömürgeci ve anti faşist olamazlar. Biz Devrimci Demokrat Avukatlar Grubu olarak; düzen içinde iktidar mücadelesi veren bu iki gerici çizgiden hiç birine olumlu bir nitelik yüklemeden red ediyoruz, ayrı bir yol açıyoruz.

Ekonomisi tekelli nitelikte olan ve tekelleri ile kendisini sınırlarının dışına vurmuş bulunan Emperyalist Türkiye nin, NATO da ikinci güç durumunda bulunan tehditkar operasyonel bir orduya, büyük ölçüde artık değeri ortaya çıkartabilecek; azımsanmayacak nüfusunun emek gücüne, geniş pazara, Osmanlının bakiyesi olarak Türkik Cumhuriyetler üzerindeki nüfusu da düşünüldüğünde önemli bir siyasi ve diplomatik güce sahip olduğu aşikardır. Emperyalist Türkiye; gücü ölçüsünde diğer emperyalist devletler ile birlikte Afganistan’a, Kosova’ya, Bosna’ya,Lübnan a, Afrika’ya asker gönderirken; hep birlikte yayılmaktadırlar, aynı zamanda hep birlikte pay almaktadırlar. Güç sıralaması esas olmak üzere, en güçlü emperyalist önderlik; petrol ve gazı kendisine bağlarken, diğerleri haberleşme ve telekomünikasyonu almaktadır. Feodal dönemin yayılmacı imparatorluğu olan Osmanlı’dan sonra, 1974’teki Kıbrıs çıkarmasından itibaren emperyalist pratik gösteren Türkiye ise; inşaat, gıda ve tekstil gibi sektörleri hakimiyetine alarak, paylaşımdaki payını almaktadır. Emperyalist güce kavuşmuş devletler bazen uzlaşarak paylaşır , bazen da paylaşım da ve politikada bir birine ters düşerek çatışır. Kendilerini Türkiye sosyalist hareketi içresinde tanımlayanlar, emperyalist Türkiye’nin yerel pazarının korunmasından ve dışarıya gelişmesinden yana iken, diğer ülkelerinin emperyalizmine karşıdır. Bu yaklaşıma sahip olanlar, kendilerini Türkiye Sosyalist Hareketi içerisinde tanımlasalar da; yerel pazarcı ve yerel kapitalist durumundadırlar. Alt yapıda yerel kapitalist ve üst yapı kurumu olan ideoloji de ise düzen resmi ideolojisi Kemalizm ile hiçbir zaman bağılarını koparamamış olduklarından; birer gerici ve statükocu durumundadırlar. Bu durumdakiler kendi devletlerinin emperyalizminden yana ve başka emperyalizmlere karşı olduklarından sahte bir anti emperyalist söylemin sahibidirler. Anti emperyalist olanlar; başta kendi devletlerinin emperyalizm ve sömürgeciliği olmak üzere, her ülkenin emperyalizm ve sömürgeciliğine karşı olmak zorundadır. Düzen siyasetinin iz düşümündeki üç grubun üyesi olanlar ise, doğrudan emperyalist bir devletin ve resmi ideolojisinin birer parçasıdırlar.

Kuzey Kürdistan’daki yer altı ve yer üstü zenginliklerinin ham madde olarak Türkiye’ye taşındığı, maddeye dönüştürüldükten sonra ise Kürdistan’daki pazara sürülerek halka satıldığı, bu yolla bir yan Pazar elde edildiği, öte yandan Kürdistanlı emekçilerin yaşadıkları yerleşim birimlerinde yatırım yapılmaması (fabrika kurulmaması) ve iş bulamamaları nedeni ile sömürgeci merkezin metropollerinde ucuz işgücü kaynağına dönüştükleri, söz konusu ucuz iş gücünün Türk ekonomisine artı değer transferi olması nedeni ile de Kürdistan’ın sömürge olduğu; siyasi, idari, kültürel, ekonomik açıdan kurumsallaşmasını yaratma ve kendi kendisini yönetme imkanından yoksun bırakılarak, Türkiyeli valiler ile yönetildiği açıktır. 19. yüzyıldaki klasik sömürgelerde dahi, resmi kurumlarda ve eğitimde dil yasağı uygulanmazken; Türkiye’nin hakimiyeti Kuzey Kürdistan da hala bu yasağı uygulaması nedeni ile alt sömürge olduğunu söylemek bile mümkündür. Açıkça Kürdistan’daki sömürgeciliğin bütün sonuçları ile tasfiyesinden yana pratik tutum almayanların tamamı (ideolojik politik söylemlerindeki farklılık ve gerekçeleri ne olursa olsun) söz konusu sömürgeciliğin sonuçlarından yararlanmaya çalışanlardır. Kürdistan’daki sömürgeciliğin tasfiyesi için hiçbir mücadelesi, söylemi ve hukuki düzenleme önerisi olmayan Demokratik Sol Avukatlar Grubu , Çağdaş Avukatlar Grubu ve Baroda Birlik grubu gericidir, bunların anti emperyalist ve anti sömürgeci olmadıkları da tartışmasızıdır. Bunlar başka devletlerin emperyalist ve sömürgeci pratiklerine karşı olduğunu ortaya koyarken, kendi devletlerinin emperyalist ve sömürgeci pratiklerinin devamından yana olduklarından, “anti sömürgeci ve anti emperyalistlikleri” Kemalist yada Fethullahi birer uydurmadır.

Diğer bütün aidiyetlerin red ve inkarı temelinde ırkçı bir ideoloji olan İttihatçı-Kemalizm çerçevesinden devlet-ulus modeli yaratılmış olduğu bilinmektedir. Kemalizm, İttihat ve Terakki’nin kendisi ve devamıdır. İttihatçı-Kemalist çizgi Osmanlının bakiyesinden Türkçü-İslamcı çizgide bir devlet kuruluşunu esas aldığından, 1. Dünya Savaşına gelindiğinde 13 milyonluk Osmanlı İmparatorluğu nüfusu içerisinde Türk nüfusunun 2 milyon üzerinde olması; öte yandan ticaret, zanaatçılığın da Ermeni, Pontus’lu Rum ve Asurilerin elinde olması karşısında, hem bir Türk burjuvazisi yaratmak, hem de nüfusu Türkleştirmek ve mallarına el koyarak Türk-İslamcılardan oluşan bir devlet yaratmak açısından; 1915 yılında 1 Dünya Savaşının koşullarından da yararlanılarak öncelik ile Türk ve Müslüman olmayan Kürt Ezidilere, Ermenilere, Pontuslu Rumlara, Asurilere (Süryani, Keldani, Nasturi) yönelik olarak toplu imha, toplu göçertme, yaşamda kalanlarını da kötü yaşam koşullarına sürükleme uygulamaları yapıldı. İttihat ve Terakki Partisinin bu husustaki kararı yanında, hükümetin 24 Nisan 1915 te Meclisten çıkarttığı göçertme kanunu çerçevesinde kontrgerilla yapılanması olan Teşkilatı Mahsusa, düzenli ordu, valilik ve kaymakamlıklar harekete geçirilerek göçerteme olayı gerçekleştirildi; karşı gelenler ise katledildi. Göçertmeye başlanmadan önce 1. Dünya Savaşı gerekçe gösterilerek ve cepheye gönderileceklermiş gibi bir izlenim yaratılarak askere alınan gençleri ise, garnizonlarda topluca imha sürecinden geçirtildi. Bu aidiyetlerin sesini dünyaya duyurabilecek, öncü aydınları da tutuklandı. Sonuç itibari ile işletmelerine, fabrikalarına, gayrimenkullerine, diğer mallarına ve sermayelerine el konularak; bir Türk burjuvazisi yaratma, başkalarının zenginlikleri ile şişirme süreci başlatıldı. Ortaasya’dan, Afganistan’dan, Kafkaslardan, Balkanlar’dan Türk ya da Türk olmamak ile birlikte, Türk devleti tarafından başkalarının mallarına oturtulduğu için sürekli devlete bağımlı halde olabilecek bir nüfus getirilerek, demografik yapıya müdahale edildi. Toplumda ırkçılığın yoğun olmasının bir nedeni; Kemalist devletin resmi ideolojisi, yayınları, eğitimi ve kültürü ise, diğer önemli bir nedeni de yerli aidiyetlerin mallarına oturtulmuş göçmenlerin, üzerine oturtuldukları malları kaybedecekleri kaygısı yanında şükran duygusu ile devlete bağnazca bağımlılıklarıdır. 1915 ten 1924 yıllının sonuna kadar devam eden bu süreç; Kürt Ezidilere, Ermenilere, Pontuslu Rumlara, Asurilere (Süryani, Keldani, Nasturi) yönelik olarak toplu imha, toplu göçertme ve kötü yaşam koşullarına sürükleme şeklinde uygulandı.

Bu ideolojik politik çizginin bir sonucu ve devamı olarak, 1921 yılında Sivas ve çevresini kapsayan Koçgiri’de Kürt-Kızılbaş Alevilerinin 300 köyü yakılırken, 4000 civarında insanımız toplu imhaya maruz bırakıldı. “En hakiki mürşit ilimdir” denilerek, Kızılbaş Aleviliğinde en önemli velilik makamı olan mürşitlik düşürülerek, dergahları kapatılıp, mal ve arşivlerine el konularak, Türkçü-İslamcı çizginin kurumsallaştırılmasına hız verilirken, bakiyede sadece İslam bırakıldı. Diyanet Teşkilatı Mustafa Kemal in ayırdığı bütçe ile devlet içersinde kurulmuş oldu. İslam devletin resmi dini olarak tanımlandı. 1937-1938 yıllarında ise, Dersim de yaklaşık seksen bin Kürt-Kızılbaş Alevisi toplu imha sürecinden geçirtilirken, yüz bine yakını da sürüldü, çocuk yaştaki güzel kızları da Türk ailelerine asimile edilmek ve hizmetçi olmak üzere dağıtıldı, toprakları ellerinden alındı, hayatta kalanlar dahi kötü yaşam koşullarına sürüklendi. 1955-1957 de Türk kontrgerillasının yaratığı bir provokasyon sonucunda, Atatürk’ün evinin kundaklandığı konusundaki yalan haber Ekspres gazetesinde provokasyon çıkartmak üzere yayımlanınca; İstanbul da bakiyede kalmış az sayıdaki Rumların ve Ermenilerin malları bir daha yağmalandı, saldırı ve katliamların yarattığı korku çerçevesinde göçertmeler yapıldı. 1964 yılında Türk ve İslam olmayan bu aidiyetlerin ellerinde kalanı da almak ve kaçırtmak için, sadece kendilerine baş vergisinin bir türü olan varlık vergisi getirildi. Bu faşist toplu imha, kötü yaşam koşullarına sürükleme ve mallarına el koyarak dışarıdan nüfus nakil etme uygulamalarını Malatya, Maraş, Çorum, Sivas-Madımak, Gazi’deki Kızılbaş Alevilere yapılan toplu imha, toplu göçertme, nüfuslarını dağıtma, mallarına el koyma, kötü yaşam koşullarına sürükleme pratikleri izledi.

Sevr antlaşması gibi emperyalist bir antlaşması olan, ancak aidiyetleri red ve inkar etmesi nedeni ile bu antlaşmadan da gerici olan Lozan antlaşmasının imzalanması üzerine, Kemalistler devletin uluslararası kuruluş belgesini aldığından, Kürt Ezidisi veya Kürt Kızılbaş Alevisi olmayan Kürt-Müslümanlarına da provokasyon ve toplu imha ile asimilasyon politikalarını dayatmaya başladıklarından, taktiksel amaçlı olarak dar zamanda verilmiş “sözleri” de tutamadıklarından, ortaya çıkan her ayaklanma toplu imha ve toplu göçerteme ile bastırıldı.
1991 yılından itibaren de İttihatçı-Kemalist kontrgerilla kanalı ile sivil yaşam içerisindeki Kürtler evlerinden, tarlalarından alınıp kaçırılarak, ev baskınları yapılarak, sokak ve cadde ortasında vurup devletin karakollarına sığınarak, “faili meçhul” adı altında 17. 600 siyasi cinayet işlendi, yaklaşık 4000 Kürt köyü boşaltılarak yakılıp yıkıldı, Kürdistan’daki kır nüfusundan 4 milyonu zorla göçertildi. Kürt nüfusundaki artış hızının egemenleri korkutması ve nüfus artışını dahi denetlemek istemeleri sonucunda siyasi nedenli spiral ve doğum kontrol hapları dağıtılarak; mekan ve zamana yaydırılmış toplu imha, toplu göçertme pratiklerine siyasi nedenli olarak nüfusu sınırlayıp kontrol etmek uygulaması da eklendi. 1925 yılından itibaren Kürtçe ve diğer diller yasaklandığından, yerleşim birimlerinin adları Türkçeleştirilmeye başlandığından, ailelerin çocuklarına Türkçe isim vermesi zorunlu hale getirildiğinden, soyadı kanunu ile de herkesin üzerine bir Türkçe soyadı atıldığından, Kemalist devletin kuruluşu ile başlayan asimilasyon politikalarına devam edildi. Diğer dillerin bütünü Türk diline ve etnik aidiyetlerin tamamı Türklüğe asimle edilirken, İslam ve diğer semavi dinler ile hiçbir ilişkisi bulunmayan Mitra ve Zerdüştlüğün(Zerdeştî) birer devamı ve yorumu olan Ezîdîlik, Kızılbaş-Aleviliği, Bektaşîlik, Tahtacı gibi batini inançlar ise İslam’ın raydan çıkmış yorumları olarak egemen resmi dinin içresine alınarak, hem asimilasyona hem de aşağılanmaya tabi tutuldular.

1961, 1971 ve 1982 yıllarında Kemalist ordunun yaptığı darbeler sonucunda askerin; devlet ve hükümet üzerindeki yönetim ve denetimi anayasal güvenceye bağlanarak sağlamlaştırıldı. Ayrıca söz konusu darbeler ile sarsılan Kemalizm’in daha güçlü şekilde iktidara oturması sağlandı. Aynı zamanda ulusal anlamada Kürtlere, dinsel anlamda Kızılbaş Alevilere ve proletaryanın temsilcisi olma iddiası ile ortaya çıkan örgüt ve kadrolara katliam işkence ve zulümler dayatılarak, fizikken teslim alınma koşulları oluşturuldu. 12 Mart ve 28 Şubat kimileri tarafından 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yapılmış diğer darbeler olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte, 12 Eylül den sonra yeni bir darbenin yapılmasından bahsedilemez. 12 Eylül 1980 darbesi tüm kurumları ile devam ettiğinden, 12 Mart ve 28 Şubat’ın devam eden darbe içresinde birer gelgit olarak değerlendirmek ve özünde devam eden ancak sarsılmaya başlayan darbeyi sürdürme refleksleri olduğunu söylemek daha doğrudur. Bütün İttihatçı-Kemalist darbeler gericidir, söz konusu darbelerin tamamı, teorik, pratik ve kurumsal açıdan emperyalistler ile işbirliği temelinde Kemalizmi yeniden üreterek, sözde kendi “istikrarını” korumaya yönelmiş olduğu aşikardır. Gerçekleştirilmiş bütün darbeler, uluslararası emperyalizm ile işbirliği temelinde gerçekleştirilmiş olduğundan, günümüzde de İttihatçı-Kemalist-Orducu klik darbe yapmaya can atmakla birlikte, eskisi gibi dışarıdan emperyalist destek bulamadığından, darbeyi gerçekleştirmede başarı gösterememektedir.
Siyasi ve soysal bilimlerin tarihsel bir inceleme üzerinden her zaman tespit edebileceği bir yasadır: Sömürgecilik, emperyalizm veya faşizm olgularından birinin bulunduğu yerde jenosit olmak zorundadır. Sömürgecilik, emperyalizm veya faşizm jenosit uygulamaları olmaksızın kurulamaz, yeni jenositler yapmaksızın sürdürülemez. İttihatçı-Kemalist devletin kuruluşundan önce başlayan, ancak kuruluşundan bugüne kadar devam eden bu faşist saldırganlığının (faşist pratiğinin) dayandığı teorik bir ideolojisi ile birlikte, ekonomik alt yapısı da vardır.
Kemalistler, İttihadı Terakki Partisinin alt ve orta düzey üyelerinden oluştuğundan; İttihatçıların pre-kapitalist bir ekonomi üzerinden şekillenen pre-faşist anlayışları dışında bir teorik anlayışları ve ufukları olmadığından, Kemalizm; İttihatçılık anlayışının değişen koşullar nazara alınarak resmi devlet ideolojisi haline getirilmesinin adından başkaca bir şey olmamıştır. Mustafa Kemal in direktifleri çerçevesinde Türk Dil ve Tarih Kurumunun kongrelerindeki tartışmalar üzerinden Kemalizm olarak isimlendirilen söz konusu ideoloji; devletin resmi ideolojisi haline getirildi. Güneş Dil Teorisi ve Türk tarih tezi olarak adlandırılabilecek bu ideoloji; Ortaasya’nın engebelerindeki Türk kavminin tarih ve uygarlığı başlattığını, yeryüzündeki bütün halkların Türk soyundan geldiğini, bütün dünya dillerinin ve kültürlerinin de Türk dil ve Türk kültüründen doğup yayıldığını vaz etmekteydi. Uygarlığın yerleşik yaşama geçerek, tarım ve hayvancılık faaliyeti yürüterek başlamış olduğu bilim adamlarının ortak kabulüydü. Yine Dicle ve Fırat Nehirleri arasındaki Mezopotamya ovalarının, Hindistan’da İndus Nehri’nin ve Mısır’da da Nil Nehri ile çevrelerindeki ovalarda uygarlık tarihinin başlamış olduğu bilim adamlarının ortak kabulü olurken; Kemalistler ise su ve tarımsal alanlarının sınırlı olduğu, yerleşik yaşamın geç başladığı Ortaasya’nın engebeli arazilerinde herkesten sonra uygarlığa giriş yapabilmiş Türkler ile başlatmayı esas aldı. Bu nedenle de Güneş Dil Teorisi gibi faşist tezler temelinde resmi ideoloji üretilerek devletin kuruluşu ile birlikte devlet aygıtında kurumsallaştırılmış olduğundan, faşizm devletin kuruluşunda ve ideolojisinde cisimleştirildi. Tek dil, tek din, tek kültür, tek millet esasına dayanan bu retçi, inkarcı, imhacı ideoloji temelinde; İslam ile hiçbir ilişkisi olmayan bütün batini inançlar İslam’ın içerisine, ve bütün etnik kökenler ise, Türklük içerisine atılarak, diğer aidiyetlerin red ve inkarına dayanan İttihatçı-Kemalist beton; Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Gürcülerin, Asurilerin, Pontus’lu Rumların, Ermenilerin, Arapların, Çingenelerin ve inanç anlamında da Ezîdîlerin, Kızılbaş Alevilerin, Bektaşilerin, Tahtacıların, Sabi Mendain lerin varlık ve özgürlükleri üzerine döküldü. Ulus, ulusal azınlık, din, dil ve kültür anlamında diğer aidiyetleri red, inkar-imha çizgisi esas alınarak, Türk-İslam da tekleştirme temelinde devlet çarkı üzerinden Türk milleti oluşturuldu. Bu çerçevede devlet-ulus inşası yapıldı. Batı Avrupa’daki klasik faşizm; emperyalistleşen ekonominin ağır krizlere girdiği dönemlerde faşist bir partinin iktidarı alarak siyasal sistemi ve devletini faşistleştirmesi, ekonomiyi de koparasyona dayandırması şeklinde gerçekleşirken; Türkiye’deki faşizm ise burjuva sınıfın çok cılız olması, sermayenin zayıf olması, gelişmemiş katı devlet kapitalizmi üzerinden kurulmuş olması gibi nedenler ile devletin kuruluşunda, yapısında ve kurumsallaşmasında cisimleştirildi. Her faşist devlette olduğu gibi aşırı bürokratik bir yapı kuruldu. Her faşist yönetimde olduğu gibi, hukuka aykırı kanun mevzuatına uymak dahi zor ve gereksiz hale geldiğinden, keyfilik esas alındı. Dersim deki toplu imha sürecinde, bütün Kürtler açısından bir halk önderi olan, özelde de Kürt Kızılbaşları yönünden ise bir yol ulusu durumunda bulunan Seyit Rıza’nın yaşının küçültülerek katledilmesi, buna karşın 1980 darbesi sürecinde Erdal Eren’in yaşı büyütülerek idam edilmesi, bu anlamdaki binlerce lokal örnekten bir kaçıdır. Türkiye’deki faşizm, devletin yapısında ve kuruluşunda cisimleştirildiğinden ve devlet ideolojik politik açıdan henüz dönüşüme uğratılmadığından; günümüze kadar var olan faşizmin sürekli faşizm biçiminde uygulandığını, siyasi hareketin yükseldiği dönemde açık faşizm şeklinde, buna karşın güçlü bir siyasal hareketin olmadığı yer ve tarihlerde ise taktiksel açıdan ihtiyaç olmaması nedeni ile de örtük faşizm tarzında devam ettirilmiş olduğu aşikardır. Türkiye’deki faşizm, devletin yapısında ve kuruluşunda cisimleştirildiğinden; herhangi bir siyasal partinin kriz dönemlerinde iktidara gelerek devleti faşistleştirme imkanı olmadığından, İktidara gelecek faşist bir partinin dahi devlette gerçekleşmiş faşizme aktivist olma dışında yapabileceği herhangi bir şeyi olmamaktadır.
Cumhuriyet; halkın kendi kendisini yönetmesi, halk kitlelerinin idaresinin esas alınması, iktidarında babadan oğla geçmemesi olmakla birlikte, kuruluştan bu yana kim ve hangi parti şeklen iktidara gelirse gelsin; Kemalist ordu ile Kemalist üst düzey bürokrasinin yönetimi esas olduğundan, yani pratikte Türk siyasal sistemi tek partili olduğundan, söz konusu tek parti de ordu olduğundan, Cumhuriyetin ve demokrasinin varlığından da bahsedilemez. Kemalist devletteki ordu her zaman iktidardır. Bu durumda cumhuriyet, demokrasi ve laiklik gibi kavramlar bir yanılsama yaratmak, kamuflaj uygulamak için kullanılmaktadır. Var olan çatışma; devlet içresindeki iktidar mücadelesinin ürünüdür. Ordu; “davul sırtında, tokmak elimde” derken, sözde kendilerini sosyalist olarak nitelendiren Kemalist solculuk ise, buna “ilericilik” yükleyerek gericileşmekte, iki gerici-katı milliyetçi düzen çizgisinden daha gerici olanın yedeğine düşüp kullanılmaktadır. Sosyalist Devrimciler ile Demokratlar gerici egemenlik sisteminin iki yakasından birine eklemlenme ve yedeklenme yerine, ikisini de red ederek, devrimci çizgide gelişme ve aradan sıyrılmayı esas almak zorundadır. Türkiye de kendilerini sosyalist gelenek olarak nitelendiren yapıların kurucularının dahi İttihatçı veya Kemalist ideolojik politik geleneklerden gelmeleri, resmi ideoloji ile kesin kopuş sağlamamaları, hata bir yönü ile de olsa devletin kendini bu yapılara yansıtmış olması sonucunda; devrimin yerine darbeyi, halkın yerine orduyu, sosyalizm yerine Kemalizmi, sosyalist ekonominin yerine yerel pazarcılık-yerel kapitalizmi koyan, Kemalist düzenin hem birer payandası, hem de darbelerin döneminde de kurbanı olan, bu tür özellikleri nazara alındığında da; “Kemalist devlet solculuğu” olarak tanımlanması gereken ne idüğü belirsiz “solculuk” ortaya çıktı. Bu “solculuk” ile eleştirel düzeyde hesaplaşmaksızın, gerçek anlamda sosyalist devrimci solun gelişmeye başlaması olanaksızdır. Irak ve Suriye deki Basçılık, Kemalizm’in bir kopyasıdır. Bu ülkelerdeki “solculuk” da; “Basçı Devlet solculuğudur. İran daki Tudeh’te aynı türden “solculuk” tur. Burjuva devletinin üzerinde kurulduğu statükonun birer yeniçerisi, Kemalist iktidarın ve statükonun sınır muhafızı olarak konumlanarak sosyalist teoriyi Kemalizm’e alet eden veya evlendiren geleneklerin etnik ve dini aidiyetlerin hak ve özgürlükleri meselesinde zorunlu görevlerinden kaçmaları, bütün aidiyetlerin çocuklarını da işbirlikçi çizgilerinde kullanmaları trajik komiktir. Sadece elma ve armuttun eşit paylaşımına dayanan bir söylem üzerinden sosyalistliğin var olacağını ortaya koymak, hiç kuşkusuz sosyalistleşmek değil, sosyalizme tecavüz etmektir. Türkiye de gelenek kuran liderler içresinde bu gerici ve işbirlikçi algılayışı tarihsel bir bakış açısı ile red ederek, 1970 yılların başında; ”Kemalizm faşizmdir, Kürdistan işgal edilmiş bir ülkedir, 1915 bir katliamdır” tespitlerinde bulunan, Kızılbaş Alevilerin hak ve özgürlüklerine de gerekli ilgiyi gösteren İbrahim Kaypakkaya bir istisna olmakla birlikte, ardıllarının kendisini hem teorik, hem de pratik olarak geliştirmemiş olması ve hatta nerde duracaklarını dahi bilmemeleri ise temel talihsizliği sayılmalıdır.
Kemalizm’in, Kemalistlerin ve Kemalist devletin laik olduğu konusundaki söylemlerin tamamı uydurmadan ibarettir. Kemalist çizgiden kesin kopuş sağlamamış olmalarına rağmen, kendilerini “sosyalist” olarak tanımlayanlar bile, laikliği çarpık şekilde giyiniş tarzı (türban) üzerinden yorumlayabildiklerinden, laikliği algılayabildiklerinden dahi bahsedilemez. Giyiniş ve örtünme tarzının laiklik ile bir ilişkisi olmadığı gibi, laik devlet kişinin inancı gereği olan giyinişine de karışmaz; ancak bunu başkalarına dayattıklarında müdahale eder. İttihatçı-Kemalistler, laikliğin ve cumhuriyetin elden gittiğini söyleyerek yaygara çıkarmalarına rağmen, kim hangi oy oranı ile seçimleri kazanırsa kazansın ordu iktidarda olduğundan ve diyanet teşkilatını da Kemalistler kurduğundan, ayrıca Türk-İslamcı bir devlet kurumsallaştırmış bulunduklarından; sadece iktidar mücadelesi verdiklerini ve iktidarı kaybetmemek adına her şeyi yaptıklarını söyleyebiliriz. Laiklik, devletin hiçbir resmi dinin olmaması, her din ve inanca eşit mesafede bulunması, diyanet teşkilatını kurup devlet içerisine almaması, din adamı yetiştirme ve maaşlarını ortak vergilerden ödeme yükümlülüğünü sırtına almamasıdır. Türban ve giyiniş tarzı üzerinden ispatlanmak istenen Kemalist laiklik anlayışı ise, bir kandırmacadan ibarettir. Mustafa Kemal in diyanet teşkilatını kurdurduğu ve Türk-İslamcı bir sistemi kuramsallaştırdığı da aşikardır. Bu durumda Çağdaş Avukatlar Gurubu ve Demokratik Sol Avukatlar Grubu gibi Kemalistlerin de, liberal muhafazakar Baroda Birlik Grubunun da laik nitelikleri yoktur. Çünkü Kemalist devletin ant laik niteliğine karşı bir mücadeleleri olmadığı gibi, bu hususta bir söylemleri de yoktur. Aksine Kemalist devleti laik kabul edebilen gruplardır.

Mevcut egemenlik siteminin üç gerici yorumunun Ankara Barosunda da elli yada altmış yıldır gerici bir tekel kurduğunu bildiğimizden, Devrimci Demokrat Avukatlar Grubunu kurarak bu tekeli yerle bir etmiş bulunuyoruz. Bu gerici tekeli yıkmamızdan sonra, devam edip etmeyecekleri, düşünsel bir birlik sağlayıp sağlamayacakları ve düşüncelerinin de ne olduğu belirsizliğini korumak ile birlikte; Üçüncü Yol Avukatlar Gurubu da bizim etkimiz altında ve birkaç ay sonra kurulmuş oldu. Siyaset yapmadıklarını savlamalarına rağmen, Hürriyet ve İtilaf Partisinin liberal muhafazakar çizgisini Yeni Osmanlıcılık adı altında modernize ederek devam ettirenler Baroda Birlik Grubunda toplanırken; İttihatçı-Kemalist-Orducu olup darbelerden medet umabilenler ise Demokratik Sol Avukatlar Grubunda; buna karşın eklentileri durumuna düşmüş gerici-Kemalist muhafazakarlar da Çağdaş Avukatlar Grubunda bulunmaktadır. Demokratik Sol Avukatlar Grubu Kemalizmi, orduculuğu açıkça savunurken; Çağdaş Avukatlar Gurubu adını kulanlar ise sosyalist ideolojiyi emellerine alet etmek için bazı ortamlarda örtük ve bazı ortamlarda ise açıkça Kemalizmi savunmaktadır. Devletin egemenlik sistemi içresinde yüzyıldır çatışan iki çizginin çatışması bütün siyasal alanları aşarak, Ankara Barosu Genel Kuruluna kadar yayılmıştır. Türk burjuvazisinin çatışan iki gerici çizgisinin tarafları olarak üç grup da mevcut çatışma ve yarışmayı iktidar mücadelesi olarak Baro’ya kadar getirmektedirler. Meslektaşlarımızın bu üç grubun çözümsüzlüğüne ve gericiliğine göre saflaşarak onlara oy kullanmaya devam etmeleri halinde, kendi oy ve iradelerine tecavüz ederek, var olan gericilikler ile birleşmeyi tercih etmiş olacakları da tartışmasızdır. Kemalizm’in bir eklentisi durumuna düşmüş olan Çağdaş Avukatlar Grubu; statükocu ve gerici olmakla birlikte, diğer iki gruba göre yer yer sahte bir “sosyalist” söylem üzerinden maske giyerek alanda dolaştığından, denetleme ve yanlış yönlendirme mekanizması olarak işlev gördüğünden daha tehlikelidir.

Çağdaş Avukatlar Grubunun adını kullanıp liste oluşturanların Kemalistliğinin ve gericiliğinin birinci kanıtı; bütün gericiliklerin temeli olan Kemalizm’e “ilericilik, demokratlık veya devrimcilik” değeri yükleyen ancak trajik komik bir durumun tecellisi olarak kendilerini “sosyalist ve devrimci” olarak tanımlayan marjinal siyasi eğilimlerin sempatizanlarının söz konusu yapının bileşkesinde ve yönetiminde bulunmakta olmalarıdır. Çağdaş Avukatlar Grubunun Kemalist ve gerici olmasının ikinci kanıtı da; on yıldır bildiri ve programlarında bütün aidiyetlerin özgürlük ve haklarını işlemekten kaçınarak, aidiyetlerin varlık ve özgürlüklerinin üzerine dökülmüş Kemalist betonun bekçisi, statüko muhafızı durumunda olmayı tercih etmeleridir. Çağdaş Avukatlar Gurubunun gericiliğinin ve Kemalistliğinin üçüncü kanıtı ise; İttihatçı Kemalist-orducu olan Demokratik Sol Avukatlar Grubunun adayı Avukat Sami Kahraman ile ittifak yaparak liste oluşturmaları, buna karşın iki yıl sonra ise, söz konusu grubun “Kemalist-liberal” kanadı ile ittifak kuracak kadar omurgasız ve düzen içi bir beyne sahip olduğunu ispatlamış olmasıdır. Bu ittifakları da Kemalizm de birleşme ve uyuşmadan kaynaklanan gericiliklerinden kaynaklandı. 2008 yılında yapılan Ankara Barosu Kongresinde, Çağdaş Avukatlar Grubu adına konuşma yapmak üzere görevlendirilen üç kişiden biri olan Avukat Metin Bayar’ın yaptığı konuşmasında; ”Kürtler Almanya’nın Frankfurt şehrinde yapılan kitap fuarında Kürt haritası ile bayrağını astı. Madem ki Kemalist’iz ve Kemalizm de anlaşıyoruz, o zaman gelin bunu hep birlikte protesto eden, kınayan bir karar alalım” şeklinde düşünceler ortaya koymasına rağmen, bu şahıs hakkında Disiplin soruşturması açmak yerine, sonraki yıllarda da listelerinde yer verilmiş bulunması, adı geçen grubun gericiliğinin, statükoculuğunun ve Kemalistliğinin dördüncü kanıtıdır. Çağdaş Hukukçular Derneğinin Programının amaç ve faaliyet bölümünün 7. maddesinde; “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından yanayız” şeklindeki düzenleme tozlu raflara atılarak, hiçbir bildirilerinde diğer aidiyetlerin (Kürt, Laz, Ermeni, Asuri, Çerkez, Rum, Çingene, Alevi, Bektaşi, Tahtacı, Ezîdî, Sabi Mendain vs) hak ve özgürlük taleplerine değinmekten kaçınmalarının, dernek programına aykırı konuşmalarda yaptırmış bulunmalarının nedeni ise; bu grubun on yıldan fazla bir süredir Kemalist gericilerin hakimiyetine geçmiş olması ve grubu yönlendiren bireylerin sınıf, aile ve ulus çıkarlarını Kemalist ideolojinin statüko ve anlayışında görmesinden kaynaklanmaktadır. Çağdaş Avukatlar Grubunun bünyesinde bulunan avukatların bir bölümünün kendilerini tabi saydıkları bazı siyasi eğilimlerin İstanbul da Ergenekon davasında yargılananlara destek mitingine katılmış bulunmaları da, bu grubun gericiliğini ve Kemalistliğini ortaya koyan beşinci kanıt sayılmalıdır. Çağdaş Avukatlar Grubunun on yıldan fazla bir süredir başkalaşıma uğrayarak Kemalist ve gerici bir yapıya kavuşmasının altıncı kanıtı ise, her kongre dönemindeki bildirilerinde; Kemalizm’e, orduya, Ergenekon yapılanmasına karşı hiçbir eleştiriye yer vermemeleri, sadece ve sadece liberal muhafazakar AKP ye eleştiri yöneltmeyi esas alarak, hangi tarafın işbirlikçisi olduklarını ispatlamalarıdır. Çağdaş Avukatlar Grubunda bulunanlar ideolojik anlamda Kemalist olduklarının farkında olduğu gibi, Ergenekon dan yargılananlarında kendileri gibi Kemalist olduğunu ve aralarında örgütsel olmasa da, ideolojik bir paralellik bulunduğunu bilmektedirler. Çağdaş Avukatlar Grubunun son 12 yılda bir kliğin yönetime gelerek düşünsel yozlaşmayı yaşamasından önceki imajı nedeni ile hala meslektaşlarımızın bu gruba oy kullanmaları söz konusu gericilik ve düşünsel yozlaşmanın parçası olmaları ve beslemeleri anlamına gelecektir. Ancak anlayış düzeyinde başkalaşıma uğrayarak gericileşen, Ankara Barosu kongrelerinde söyleyebildiği bir şeyi olmayan, aidiyetlerin özgürlüklerine ilişkin hiçbir düzenleme önermeyen, statüko muhafızı kesilen, izdüşümünde yer aldığı derneğine kayıtlı bulunan üye sayısı kadar dahi oy alamayacak duruma düşen, hatta Baromuzda altmış yıldır yönetime gelen grubun aldığı toplam oyun 7/1 oranında oy alabilen, iktidar şansı ve hedefi kalmayan Çağdaş Avukatlar Grubuna hala oy vermek gericiliktir. Bu grubun başındaki Kemalist birey ve eğilimler, ezilen aidiyetlerden gelen meslektaşlarımızı kendi aidiyetlerine yabancılaştırma, yanlış yönlendirme, Kemalizm’e monte ederek gericiliğin parçasına dönüştürme, kontrol etme, çelişki ve çatışmalarının tarafı haline getirme ve kullanma işini yürüttüğünden, bu durumu deşifre ederek, uyarıcı olma görevimizi yerine getiriyoruz.

STATÜKOYA KARŞI HERKESİN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİNİ ORTAYA KOYAN, BÜTÜN AİDİYETLERİN SORUNLARINA HUKUKİ DÜZENLEME ÖNEREN TEK GRUB OLARAK, NASIL BİR ANAYASA SORUSUNA DA YANIT VERİYORUZ

Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubu; ezilen ulustan, hakları gasp edilmiş bütün ulusal azınlıklardan, baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulan dinsel inançların mensuplarından, ataerkil toplum sürecinin eşitsizliğe sürüklediği cinsiyet olan kadından, emek sömürüsüne maruz kalan emekçilerden, tahrip riski altındaki doğal çevreden, baraj ve inşaat alanına dönüştürülmek istenen tarihi yapı ve sit alanlarının korunmasından yanadır.

Grubumuz, BM’nin, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Sözleşmesi, Sömürgeciliğe Karşı Uluslararası Sözleşmesi yanında, yine Birleşmiş Milletlerin ikiz sözleşmeleri çerçevesinde; ulusların kendi kaderini tayin hakkını istisnasız her ulus için savunurken, bütün ulusal azınlıkların ise; dillerinin, kültürlerinin ve ana dilde eğitim haklarının gerekli yasal güvencelere kavuşmasından ve çoğunlukta bulundukları yerleşim birimlerinin de ana dilerindeki orijin isimler ile adlandırılmasından yanadır.

Bu nedenledir ki; Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubu, Kürdistan Ulusal Sorununun, sadece Kürdistan ulusunun dünyadaki diğer uluslar ile mutlak eşitliğini sağlayabilecek seçeneklerin sorulabileceği ve sadece sürekli ikamet eden halkın oy kullanabileceği(memur, asker, polis olarak tayin olanların oy kullanamayacağı)bir referandum çerçevesinde, beş yıllık bir serbest propaganda evresinden sonra demokratik barışçıl tarzda çözülmesinden yanadır. Bir evlilikte nasıl ki gönüllü ve özgür birleşme veya ayrılma kuralı esas ise, uluslar açısından da gönüllü, ya eşit ve özgür birleşme, yada ayrılmak esas kuraldır.

Grubumuz; birer ulusal azınlık aidiyeti olan Çerkezlerin, Lazların, Gürcülerin, Çeçenlerin, Arapların, İbranilerin(Yahudilerin), Ermenilerin, Pontuslu Rumların, Çingenelerin, Arnavutların, Boşnakların, Makedonların, Asurîlerin(Süryani, Keldani, Nasturi), Mehelmilerin, Farsların birer ulusal azınlık aidiyeti olarak kimliklerinin, dil ve kültürlerinin, anadillerinde eğitim haklarının Anayasal ve yasal güvencelere kavuşması için mücadele etmeyi esas almaktadır.

Emek her şeyi yaratan temel değerdir. emeğin bir yan ürünü olarak ortaya çıkan sermayenin, emeği yöneterek düzenlemesi ise temel çelişkidir. Bu çelişkinin giderilmesi gerekmektedir.

İşçi sınıfına ve kamu emekçilerine sarı sendikacılık dayatmasından vazgeçilmeli, düzenin ajanları sendikaların başına oturtularak emek mücadeleleri denetim ve kontrol altına alınmamalı, enflasyonun üzerinde bir maaş artış zammı kural olarak kabul edilerek, enflasyona ezdirme politikalarından vazgeçmelidir. Ekonomik büyüme ile övünen hükümet, emekçilerin üretimdeki terleri üzerinden ortaya çıkan artık değeri sermayedarların kirli çıkını halene getirmemeli, % 11. 4 oranını bulan enflasyon karşısında 2012 yılı için toplam % 6 ve 2013 yılı içinde % 4 oranını önermekten vazgeçmelidir. Düşük ücret ile çalıştırma politikalarından vazgeçmeli, eşit işe eşit ücret kuralı uygulanmalı, maaş hesabında yer alan ek ödemeler emeklilik aylığına yansıtılmalı, mezarda emeklilik yasası değiştirilmeli, örgütlenme özgürlüğü önündeki bütün engeller kaldırılmalı, toplu görüşme ve itiraz edilmez hakem kurulu düzenlemesinden vazgeçilmeli, kamu emekçilerinin görevli toplu sözleşmeli sendika hakkı yasal güvenceye kavuşturulmalı, kadrosuz ve güvencesiz olarak ataması yapılıp çalıştırılan emekçilerin istihdam edilmesine çare getirilmeli, memurun da, işçinin de kamu kurumlarında tatil günleri ya da mesai saati dışındaki çalışmasının karşılığı olan zamlı fazla mesai ücreti ödenmeli, “işler bitmedi” söylemi ile mesai saatleri dışında ücretsiz çalıştırma pratiklerine son verilmeli, her iş yerine yeterli oranda elaman alınmalı, iki kişinin yapacağı iş bir kişiye yaptırılmamalı, iş alanları gerekli ve yeterli teknik donanım yanında araç ve gereçlerle donatılmalıdır. Türkiye’de; ”ücret emeğin karşılığıdır” tümcesi, ”emeğin karşılığı işverenindir” cümlesine dönüştü. Sosyal devlet ve devletin vatandaşına istihdam alanı sağlaması ilkesi bir tarafa atılarak, onbinlerce işçi işten çıkartıldı. İşverenlerin üretimi ve karlarını kısması yerine, Kütahya Eti Gümüş’teki örnekte görüldüğü gibi, “ekonomik kriz var” denilerek işçilerin bir bölümü işten çıkartıldı. İki işçinin yapabileceği iş bir işçiye yaptırıldı, işten çıkma korkusu altında işçiler daha düşük bir ücret ile çalışmak zorunda bırakıldı, üretim kapasitesi de artırılarak yıllık kar üç katına çıkarıldı ve sonuç itibari ile bir çevre felaketine de yol açıldı. Belediye gibi kamu kurumlarının işlerinin kadrolu işçi ve memurlara yaptırılması, isteyenlerinin fazla mesai ücreti karşılığında ve mesai saatleri dışında veya Cumartesi Pazar günleri de çalışabilmesine imkan tanınması gerekirken, bu olanakların kimseye tanınmaması, buna karşın yeni kadrolu işçilerinde işe alınmaması, işgücünü ve üretimi düşürme taktiğine başvurduktan sonra; ”işler bitmiyor, yapılamıyor” denilerek, özel şirketlere pek çok iş yönünden ihale verilerek özel şirketlerdeki güvencesiz ve düşük ücret ile çalışmayı kabul eden işçilerine iş yaptırılarak taşeronlaştırmaya gidilmesi hukuksuzdur, kabul edilemez. Bu uygulama; özel şirketlere ile ihale verenlerin para vurgunu yapmasına imkan vermektedir. Belediye gibi kamu kurumlarının bünyesindeki Fen İşleri ve temizlik işlerinden başlanarak özelleştirme sürecine başlanması da; özel şirketlere, aracılarına ve ihale verenlere palazlanma imkanı getirmek ve taşeronculuğu yaymaktır. Kamu kurumlarında çalışan işçiler ile memurların ikramiyelerinin geç ödenmesi, taksitlere bağlanması hukuksuzdur. Tuzla tersanelerinde yoğunlaşan kazalar; Türkiye de emeğe ve emekçiye değer verilmediğinin en önemli kanıtlarındandır. İşçilerin iş kazalarında hayatlarını yitirmemeleri açısından önlemler artırılmalı, denetimler yoğunlaştırılmalı, caydırıcı tedbirler getirilmeli, söz konusu kazalarda sorumluluğu bulunanlar yargı önüne çıkarılarak cezalandırılmalı, mağdur ailelere de tazminatları hakça ödenmelidir.

Devrimci-Demokrat Avukatlar Grubu, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganını sahte ve uydurmadan ibaret saymaktadır. Kemalist Devletin laik olmaya başlaması için; Anayasal bir teşkilat olarak düzenlenen Diyanet Teşkilatının kaldırılması, ya da devlet yapısının dışına çıkarılması, din adamlarının maaşlarının toplumun ortak vergileri üzerinden verilmemesi, devletin resmi (yasal) dininin bulunmaması ve devlet teşkilatının bütün dinlere eşit mesafede konumlanması, devletin okullarında herhangi bir dine din adamı yetiştirme uygulamasına son verilmesi, İslam’ın dışında bulunan Kızılbaş-Alevilik, Ezîdîlik, Bektaşilik, Tahtacı ve diğer din ve inançların mensuplarına aralıklar ile yapılan provokasyonlara dayalı katliamlara son verilmesi, özür dilenmesi, el konulmuş topraklarının iade edilmesi ve tazminatlarının ödenmesi zorunludur. Kemalist devletin laik niteliğini kazanabilmesi için; devletin okullarında zorunlu ve seçmeli din derslerinin müfredattan tümden çıkartılması, ötekileştirilen inançlara asimilasyon, baskı ve yaftalama politikalarından vazgeçilmesi, batini bir din olan Zerdüştlüğün ritüellerini barındıran, bu dinin devamı ve birer yolu durumunda bulunan Alevi (Kızılbaş), Ezîdî, Tahtacı, Dürzi(Derzî), Kakai(Ehli Hak, Yarisani), Bektaşi ve Şabi Mendain inançlarının; kanuni güvenceler ile tanınması, nüfus cüzdanı türü kimliklerden din hanesinin tümden çıkartılması, ya da kim hangi dine mensup ise tabi olduğu inancının yazılması, Müslüman olmayan tüm inanç mensuplarının köylerine cami yapılması uygulamasının terk edilmesi, cemevleri ve quplerin ibadethane olarak kabul edilmesi zorunludur. Bu çerçevede kapatılmış olan Alevi dergahları ve arşivleri asıl sahiplerine iade edilmesi, sözünü ettiğimiz Batıni inançların Aralık ayındaki 3 günlük oruçlarından sonra kutladıkları bayram günün resmi tatil olarak düzenlenmesi ve Madımak’ın müze haline getirilmesi gereklidir. Ayrıca herhangi bir diyanete ibadethane yapma, din adamlarını yetiştirme ve ibadethanelerinin su elektrik doğal gaz masraflarını kamunun ortak vergilerinden ödeme uygulamalarına son verilmeli, her inancın kendi ihtiyaçlarını devletten bağımsız olarak karşılaması esas alınmalıdır. Bu hukuksal düzenlemeler yapılabildiğinde; laik devletten bahsetmek mümkün olacaktır. Çağdaş Avukatlar Grubu, Kemalist gericiliğin kavram ve anlayışını esas aldığından, başkacada bir tarih bilincine ve ufkuna sahip olmadığından, bu hak ve kuralları program ve bildirilerine koymaktan kaçınarak, uydurma ve sahtelikten ibaret Kemalist laiklik anlayışını esas alarak, laikliği türban takıp takmamaya indirgemektedir. Bu da gösteriyor ki, grubumuz dışında laikliği savunan başka bir grup bulunmamaktadır.

ayhanmedeni@hotmail.com

DEVAM EDECEK










Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2014-12-17 (511 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution