Anasayfa > Günün Haberleri > Sitene ekle > Arşiv > İletişim > Künye > Reklâm
__________________________________________________________________________________________
Güncel -
Spor - Siyaset - Ekonomi - Medya - Polemik - Dünya - Teknoloji - Sağlık –Kültür Sanat- Eğitim – Röportaj – Reklâmlar

   Üyemiz Değilseniz! Tıklayın     KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Hüseyin Şahin:Körle yatan şaşı kalkarmış   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (19) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN   Ezidi anne:Oğlum beni IŞİD’linin Facebook’undan buldu   Selahedîn Çelik:Dengdayîna gelî, PKK û Başûr   İbrahim Güçlü:Şêx Seîd Efendî Serokekî Kurdistanê û bawermend e…   KURDISTANA-BAKUR, NÛÇA NÛ (10) BÎJI KURDISTAN
Onur Yazarımız

Konuk Yazarlar

Ana Menü
 
Ana SayfaAna Sayfa
    Ana Sayfa

    Konu Başlıkları
    Haber Gönder
    Haberler
Diğer Başlıklar
    Evo UserBlock
    Yazarlar
    Site Haritası
    Haber Arşivi
    Yönetici Notu
    Reviews
    Tavsiye Et
    NukeSentinel
    İletişim Formu
    Sorularınız
Üyeler
    Üye Bilgileri
    Üye Hesabınız
    Üye Listesi
    Üye Grupları
    Özel Mesaj
Birlikte
    Forumlar
    Destekleyenler
    Anket
    Arama
Sayfa İstatistikleri
    Top 10
    İstatistikler
Linkler
    Yararlı Programlar
    Web Siteleri

Arama
 



Bağış - Reklam
Sitemizin yaşaması ve daha iyi bir içerikle yayın hayatına devam etmesi için reklam ve bağışlarınıza ihtiyacımız var. Lütfen Buraya Tıklayarak bizimle ilişkiye geçin... Şimdiden teşekkür ederiz....

Top 10 Links
 

Günün Haberi
 
Bu gün için henüz önemli bir haber yok.







Medeni Ayhan:ANKARA BAROSUNUN 2014 YILI KONGRESİ İÇİN DEVRİMCİ DEMOKRAT AVUKATLAR GRUBUNUN BİLDİRGESİ VE GRUP BAŞKAN ADAYI AV. MEDENİ AYHAN NIN ÖZGEÇMİŞİ-16.12.2014

DEVRİMCİ DEMOKRAT AVUKATLAR GRUBUNUN BAŞKAN ADAYI AVUKAT MEDENİ AYHAN'NIN ÖZGEÇMİŞİ

Tekrar ediyoruz: Kemalizm ile Kemalistlerin sahte laiklik maskesini düşürüyoruz. Laiklik; batının giyiniş (tüketim) kalıplarının dayatılması biçimselliği değildir. Üniformalı ve tek tip giyinişin esas olduğu güvenlik alanı hariç olmak üzere; istem halinde diğer mesleklerdeki her kamu görevlisinin türban giyme hakkını savunuyoruz. Laik devlet, aynı zamanda herhangi bir dini inanca mensup bireylerin nasıl giyineceğini kanunun zoru ile belirlemeyen devlettir. Türban giymek, İslam dinin mensupları için din ve inanç özgürlüğünden doğan bir haktır, biz bu hakkı kullanmasak da, başkalarının özgürlüğü olarak savunmaktayız. Aynı şekilde Hıristiyanlar için haç kolyesi takmak, Bâtıniler için de saç, sakalı ve bıyık uzatmak inançlarının bir gereğidir. Devlet, sadece bir dinin mensuplarının kendi giyiniş ve yaşam tarzlarını diğerlerine dayatmaya başladığını gördüğü anda, müdahale etmek ile görevlidir. Batının giyiniş ve tüketim kalıplarını esas almanın laiklik olduğunu varsayarak, laikliği türban üzerinden tartışmak; genelde laikliğin ne olduğunu bilmeyen bütün Kemalistlerin ve özelde de Kemalist gericiler durumundaki Çağdaş Avukatlar Grubunun işidir. Bu Gruptaki kişiler laikliğin ne olduğunu içselleştirmiş olsaydı ve Kemalizm’in tek millet, tek din, tek kültür, tek dil çizgisi üzerinden bütün aidiyetlerin varlık ve hakları üzerine dökmüş olduğu betonun birer bekçisi olmasalardı, bizden on yıl önce Kürd’ün, Çerkez’in, Çingene’nin, Laz’ın, Gürcü nün, Arap ın, Ermeni’nin, Asuri’nin, Pontuslu Rum’un, Alevi’nin, Bektaşi’nin, Tahtacı’nın, Ezidi’nin taleplerinin hukuksal alanındaki temsilcisi olarak bildiri ve bildirgelerini buna göre yazarlardı. Bütün aidiyetlerin sorunlarını ve çözümlerini de dile getirmekten kaçınmazlardı. Açıkladığımız nedenlerle Kemalizm laik nitelik taşımadığından, Kemalistleşen ve gericileşen Çağdaş Avukatlar Grubu laik değildir, hatta laikliğin ne olduğunu algılayacak durumda dahi değillerdir. Eğitimin kesintisiz 12 yıla çıkarılacağı söylenerek; 5 sınıftan itibaren İmam Hatip eğitimi için düzenleme yapılması, bütün okullarda Hz Muhammed’in hayatı ve Kuran’ın okutulacağının deklere edilmesi, laik olmayan Türkiye’nin daha da laiklik dışı bir noktaya götürülmesi sonucunu doğuracaktır. Osmanlılar döneminde okullarda Hanefi ilmihali okutulduğu için; İslam ile bir ilişkisi olmayan inançlardan Alevilerin, Bektaşilerin, Ezîdîlerin ve Tahtacıların çocuklarını okullara göndermediği nazar alındığında, aynı sonucu bir ölçüde de olsa doğurabilecek bir düzenleme olabileceği açıktır. Devletin laik olabilmesi için; devlet okullarının dışında kalmak üzere, her diyanetin dini eğitimini kendi cemaati içresinde yapılabilmesi esas alınmalıdır.

Dersim’de Kızılbaşlık inancı açısından halkın kutsal saydığı alanlar dahil olmak üzere, Munzur imha ve tahribata tabi tutulmak istenmektedir. Munzur’un doğal yapısı ile korunması zorunludur, dokunulması kabul edilemez. Karadeniz sahillerinin taş, kaya ve beton ile doldurularak; halkın denizden, doğadan ve çevreden yararlanma hakkının ortadan kaldırılması da hukuksuzdur, kabul edilemez. Bergama köylüleri gibi, Siyanür liç yöntemi ile altının elde edilmesine de karşıyız. Cevher çıkarılırken; patlatılan dinamitler ve cevheri kırıp öğütmek, gürültü kirliliğini ortaya çıkarmaktadır. İşletmelerde uygulanan kimyasal prosesler, ortaya çıkan artıklar ile siyanür bileşikleri çevreyi, doğal yaşamı, tarımı, hayvancılık ve ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemektedir. Maden kaynaklı olan siyanür bileşikleri yanında, katı atıklarda yer altı ve yüzey sularını kirletme riskini taşımaktadır. Hidro Elektrik Santralleri (HES), Nükleer Enerji Santralleri ve Termik Santralleri; insan sağlığına, doğa ve çevreye tehdittir, yaşam ve canlının olduğu her yere birer saldırıdırlar, ayrıca insanlığın doğadan yararlanma hakkını da ortadan kaldırmaktadırlar. Bu nedenler ile dünyada söz konusu santrallerin kuruluşu yasaklanmalıdır. Sadece güneş enerjisi ile rüzgar enerjisinden yaralanmak için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. İnsanlığın önemli tarihi ve kültürel alanlarından biri olan Hasankeyf’in, sırf Türkiye metropollerine enerji üretmek için, baraj suları altında yok edilme projelerine tabi tutulması ve maliyetin yükselmemesi açısından da başka bir güzergâhın tercih edilmemesi hukuksuzdur. Devletin operasyonlarında; Kürt yerleşim alanlarının çevresindeki bağlık, bahçelik, ormanlık alanlar ile, bu alanlardaki hayvan türlerini birlikte ateşe vererek yakması, doğa ve çevrenin ve ekolojik dengenin tahribidir. Bu tür Anayasal suçlara son verilmelidir. Orman yakma olaylarının nedeni ne olursa olsun; ağaç, bitki ve hayvan türlerinin yok edilmesi nedeni ile, yaşamın tahribi niteliğindedir. Ekolojik denge korunmalıdır.

Bütün yasal mevzuat, cins ayrımcılığından ve kadın aleyhine getirilen düzenlemelerden arındırılarak değiştirilmeli, siyasi, sosyal ve hukuksal zeminde kurulan bütün kurumlarda, kadınların temsiliyetinin sağlanması açısından % 50 kadın kotası getirilmeli, hamilelik dönemi ile doğumdan 6 ay sonraki süre yönünden, faizsiz ve geri ödemeli kredi sağlayan bir dayanışma fonu kadın avukatlara tahsis edilmeli ve kreşler oluşturulmalıdır. Bu yolla ev işleri ve çocuk bakımının kadınlara yüklediği ağır sorunlar yanında, hamilelik döneminin müvekkilleri ile olan ilişkilerinde yaratmakta olduğu olumsuz durumlar sınırlandırılmalıdır.

Hayvanlara karşı her türlü kötü muameleye karşı etkin ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı, av mevsimi dışında avlanmaya karşı daha etkin tedbirler getirilmeli, kanlı kurban geleneklerinin terkine ilişkin bir kültür ve eğitim yapılmalı, hayvan derilerinden ayakkabıcılık ve tekstil işlerine son verilmelidir.

Batini din ve inançların bütünü Kürtlerin atlarından olan Medlerin Horasan dan Sivas a kadar uzanan topraklarında Kürt ve Kürdistan ulusal inançları olarak ortaya çıktı. Semavi din ve inançların bütünü ise bu toprakların dışında ortaya çıktığından ve dışarıdan giriş yaptığından kendi ritüellerini, kültürlerini ve dillerini yaymaktaydılar. Batini inançların tümünde tanrının en büyük ve en önemli adları sırası ile Kürtçe deki “Huda, Yezdan, Ezdan, Ezi, Sıltan, Haq(Hak), Padşah” şeklindedir. Huda; batini inançlardaki gibi; tanrının ruh olarak kendisini varlıklara yansıtarak var etmesi anlamındadır. Hz. İbrahim, bütün batini din ve inançların peygamberidir. Yahudiler Hz. Musa’yı, Hıristiyanlar Hz. İsa’yı, Müslümanlar Hz. Muhamed’i kendi diyanetlerinin peygamberi sayarken, batini din ve inançlar ise; sadece Hz İbrahim’i (Berhîm) diyanetlerinin peygamberi saymaktadır. Kürdistan doğumlu olan Hz İbrahim’in bütün adları yanında, aile bireylerinin isimleri de sözcük olarak Kürtçe’dir. Babası Azer(Êzer) in adı sözcük olarak “sarı olan” demektir, eşi Sara nın adı “serin ve soğuk” anlamındadır. Halil(Xelil) “pestil” demektir. İbrahim(Berhîm) “kaya önünde” demektir. Zerdeşt; “Altınova, sarı ova” demektir. Huşeng ise;” bilgin, kavrayışlı” demektir. Kürdistan bütün batini inançların vatanıdır, batini inançlarda Kürtlerin ulusal din ve inançlarıdır. Arap ordularının Kürdistan’ı işgal etmelerinden sonra, batini Kürtler din ve inançlarını açık olarak ortaya koyamaz hale geldiklerinden, tanrı adını kendi ana dillerinde söylediklerinde dilleri kesildiğinden, ovada yaşayan Kürtler HU diyerek; Tanrı(Huda) sözcüğünün ilk hecesi ile Hûşeng (Hz. İbrahim) sözcüğünün ilk hecesini söyleyerek selamlaşabilmekteydiler. Hu derken; “Tanrım Huda dır, peygamberim Hz. İbrahim Huşeng’dir, selamları üzerinize olsun” diyerek, şifreli selamlaşma sürecine girmişlerdi. Bu neden ile Arap ordularının temsilcileri Hallac-ı Mansur’a kendisini inkar etmesini, bir daha “En el Haq (hak) ve HU” dememesini işkenceli yargı ile dayatıyordu. Halaç buna rağmen; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Bu uygulamanın doğurduğu korku karşısında Hallac Hüseyin Mansur un arkadaşları olan bütün sofular kendisine sırt çevirerek yalnız bıraktı. Halaç yine, “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Organları kesilmeye başlandı, ancak Hallac bir daha; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Derisi yüzülmeye başlandı, yine; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Ateşe verilmeye başlandı ve yine; “En el Haq (hak) ve HU” dedi. Halaç, En el Haq(hak) derken, tanrı içime yansıdı demekteydi. Arap orduları Hallac-ı Mansur’u fizikken öldürebilmiştir, ancak iradesini kırmayı başarmadıklarından, kendisine yenilmişlerdir. Dünyada düşünce ve inanç özgürlüğü için verilmiş mücadelelerin en büyük simgeleri olarak Bruno, Sokrates ve Galileo sayılmakla birlikte; hiç birisi Tavasin (Mavi Gök) adlı eserini Kürtçe yazan ve milattan sonra 856 yılında Beyza’da doğup Bağdat’ta katledilen Zerdeşti (yani Mazdeki) Kürt filozofu Hallac-ı Mansur ve ışık felsefesinin kurucusu Kürt filozofu Şuhreverdi ölçüsünde direnebilmiş değildir. Bu düşünürlerimizi hem felsefe de, hem de eylemde diğer bir büyük ozanımız Nesimi takip etmiştir. Bizler düşünce özgürlüğü için mücadele ederken, topraklarımızda düşünce ve inan özgürlüğü için verilmiş büyük mücadelelerin bu sembol adlarını ve düşünce ile inanç özgürlüğünün şehitlerini saygı ile anarken, Grubumuzun, düşünce ve inanç hürriyetini sınırlayan bütün kanun maddelerinin mevzuattan ayıklanması için mücadele etmeyi esas aldığını ortaya koyuyoruz. Bütün özgürlüklerin anası olan düşünce özgürlüğü tartışmasız şekilde hukuki düzenlemeye kavuşturulmalı, yasal mevzuatta düşünceyi yasaklayıcı olan tüm maddeler ayıklanarak kaldırılmalıdır.

Kürdistan’daki ve diğer yerlerdeki bütün köy, mezra, kasaba il ve ilçelere ivedililikle orijin adları iade edilmelidir.
Özel, olağanüstü, siyasi yargılamaların halkın adalet duygusunu zedelemesi sebebi ile Af; toplumdan ve biz hukukçulardan gelen bir talebe dönüşmüştür. Ayrımsız bir genel af ilan edilmelidir.

Sıkıyönetim Mahkemelerinin devamı olan; Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, bunların davamı olan Özel Ağır Ceza Mahkemeleri tümden kaldırılmalı, tutukluluk bir tedbir aracı iken kısmen veya tamamen bir infaz aracına dönüştürülmesinin önüne geçecek şekilde düzenleme yapılmalıdır.

Siyasi partiler, siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurudur. Ancak Türkiye’de devlet yönetimi üzerinde doğrudan denetimi bulunan askeri ve bürokratik gücün; resmi ideolojinin ihtiyaçlarına göre yasalları ve yargı erkini düzenleterek, siyasi partiler mezarlığı yaratmış olması kabul edilemez. Partilerin tüzel kişiliğini temsil eden genel merkez yöneticileri şiddete karışmadan ve ırkçı eylemlerde bulunmadan hiçbir parti kapatılmamalıdır. Seçimlerde uygulanan % 10’luk baraj; temel bir hak olan seçme ve seçilme hakkının sınırlandırılmasıdır. Halk kitlelerinin iradelerinin tam olarak meclise yansıması ile katılımcılığın engellenmesidir. Bu nedenle baraj düzenlemesi hukuksuz ve anti demokratik olduğundan, kaldırılmalıdır.

Anayasal bir kurum olarak düzenlen YÖK, HSYK, MGK’nın varlığına ve genel anlamda askerlerin siyaset alanındaki vesayetine (filli yönetimine) karşıyız. Genelkurmay başkanlığı ve ordu Milli savunma Bakanlığının emrine bağlanmalı, adı geçen Anayasal kurumlarda kaldırılmalıdır. Darbeler, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunun 35. maddesine dayandırıldığından, bu hukuk dışı düzenleme de kaldırılmalıdır.

Hakimlere yer ve görev güvencesi verilmeli, yargıçlık ve savcılık meslekleri arasındaki geçişlere son verilmeli, özlük hakları, atanma ve disiplin kurulu kararlarına karşı yargı yolu yasa ile düzenlenmelidir. Hakim ve savcılar yanında, diğer bütün memurlara toplu sözleşmeli, grevli sendika hakkı sağlanmalıdır. Hakimlik ve savcılık yapacaklara, asgari 3 yıl avukatlık yapma şartı getirilmeli ve üç yıl avukatlık yapmış her avukat da; istem ve sıraya bağlı olarak hakim veya savcı olabilmelidir.

Adil yargılanma hakkını sağlamak ve halkın hak arama hürriyetinin sınırlarını genişletmek için mücadele etmeyi esas alıyoruz. Devlet içinde çatışan siyasi güç ve akımlardan birine eklemlenerek, gündemlerinin bir parçası olmak yerine, halkın ve toplumsal özgürlüğün gerçekleşmesinden yanayız. Kemalist devletin kuruluşundan bugüne yargı politize edildiğinden, kurum ve partilerin müdahalelerine de maruz kaldığından bağımsız ve tarafsız yargının var olduğundan bahsedilemez. “Devletin ali menfaatlerini”, toplum ve birey karşısında koruma algılayışı ile konumlanmış/konumlandırılmış yargısal zihniyet hukuk dışıdır, politik ve taraflıdır. Yargı bağımsızlığı keyfilik de değildir, hukukun üstünlüğünü, evrensel hukuk kaidelerini, bilimsel eserleri, karar standardizasyonunu esas almak, kişiye ya da aynı türden olan davaya göre değişmeyen kararlarını bir etki altında kalmadan verebilmek demektir. Devletin kuruluşundan itibaren Kemalist partilerin yargının her alanına kendi yandaşlarını atamaları ve yargının bağımsızlığını ortadan kaldırmak için her şeyi yapmaları bir kural olarak işlerken, son dokuz yılda ise liberal-muhafazakar iktidarın yargıyı belirleme ve etkileme çalışması yürüttüğü, her yere yandaşlarını yerleştirdiği açıktır. Yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkının sağlanabilmesi için hakim ve savcıların her türlü güç odağının etkisinden kurtarılması zorunludur. Bağımsız ve adil bir yargının var olabilmesi için partilerin, devletin diğer kurumları ile yürütmenin yargıyı etkileme ve baskı yapma eylemlerinden uzak durması, hakimin dış etkiyi kabul etmemesi, devletin resmi ideolojisinden, duygu ve ideolojik politik çizgisinden, medyanın yarattığı hava ve basınçtan, menfaat algılayışından uzak olması, davaların da makul sürede sonuçlandırılması zorunludur. Geciken adalet, adalet değildir. Davaların makul sürede sonuçlandırılması için yeterli sayıda hakimin atamasının yapılması ve bir hakimin iki üç hakimin bakabileceği dosya sayısına bakmak zorunda bırakılmaması gereklidir.

Yargı, yasama ve yürütme erklerinin birbirine güç geçirterek üstünlük sağlama çabası vermeleri yerine, üç erkin kendi görev ve yetki alanını aşmaksızın işbirliği içresinde hukukun üstünlüğünü esas alarak gerçekleştirmesi zorunludur. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesinin yasa koyucu gibi hareket ederek yasama güç ve yetkisini elinde barındıran meclisin yerine geçmesi, Danıştay’ın da zaman zaman politik hareket ederek, kendisini yürütme organın yerine geçirmesi, buna karşın yürütmenin de meclisi ve yargı erkeni bay pas etme heveslerini dayatması hukukun üstünlüğünün gerçekleşebilmesine engeldir.

Yargı reformu zorunludur. Ancak var olan totaliter-otoriter, anti demokratik yargı kurumsallaşması ve işleyişi ortadan kaldırılmaksızın, yargı reformunun yapılabilmesi olanaklı değildir. Savunma kurumsal açıdan yargılama içerisinde en etkin unsur haline getirilmeden, hukukun üstünlüğüne uygun, demokratik ve hukuksal bir yargılama olanaklı değildir. Hak arama hürriyetinin, adil yargılama hakkının, yargılama içerisinde silahların eşitliği ile kararların standardizasyonun sağlanabilmesi için mücadele edeceğiz. Savunma; yargı erkinin en önemli ayağıdır ve kutsaldır. Savunma hakkının totaliter bir anlayış ile kısıtlanmasına ve yargının da sadece hakim ile savcının devlet adına etkinliğiymiş gibi gösterilmesine karşı da mücadele edeceğiz. Yürütme ve yasama karşısında; yargının bağımsızlığı ve yargı içerisinde de savunma erkinin bağımsızlığı ve etkinliği esastır.
Grubumuz; diğer grupların tersine, insan hakkı ihlallerine karşıdır ve herkesin özgürlüğünü hep birlikte savunmayı esas almaktadır. İnsan Haklarının caydırıcı yasal düzenlemeler ile korunması sağlanmalıdır.

General Mustafa Muğlalı’nın, 1943 yılında Van’nın Özalp ilçesinde sınır kaçakçılığı nedeni ile mahkemeye çıkarılan ancak serbest bırakılan 33 Kürt köylüsünü uzun namlulu silahlar ile askerlerine taratarak gerçekleştirdiği toplu imha pratiğinden sonra; Uludere ilçesinin Roboski köyünde ikamet eden ve sınır kaçakçısı olduğu teknik araçların yardımı dahi olmaksızın anlaşılabilen 35 Kürt köylüsünü katıl etmiş olmaları; politik amaçlı faşist sömürgeci toplu imhaların birer örneğini oluşturmaktadırlar. Katliamların sınırlı bir tazminat ödemek ile kapatılamayacağı aşikardır. Bu türden eylemler terk edilmeli, mağdurlardan özür dilenmeli, mağduriyeti karşılayacak miktarlarda tatminkar maddi ve manevi tazminat ödenmeli, daha önemlisi de katliamın emrini verenlerin tamamı (en üstten en alta kadar bütün sorumlular) yargıya teslim edilmelidir. Katliamda sorumluluğu bulunan bütün kişilerin yargıya teslim edilerek cezalandırılmaması halinde ise, olay; toplu imha ve insanlık suçu olarak uluslararası mahkemenin önüne taşınmalıdır. Uludere katliamdır, Kürtaj ise Uludere değildir. Anne ve babanın rızalarının bulunması halinde kürtaj yapılabilmelidir, hukuki bir hak olarak yasal düzenlemeye bağlanmalıdır.Anne ve babanın doğurmak istemediğini ise, hükümet zorla doğurtmamalıdır.

Devletin gerçekleştirdiği operasyonlarda Kürt yerleşim birimlerinin çevresindeki ormanlar defalarca yakıldı/yakılmaktadır. Kürt yerleşim birimlerinde 1980’den 2000 yılına kadarki bir süreçte, normal sivil yaşam içerirsindeki Kürtlere yönelik olarak gerçekleştirilen öldürme, yaralama ve kundaklama eylemlerinin sayısı 125. 000’dir. Bu eylemlerin failleri olan İttihatçı-Kemalist kontrgerillacılar, yani diğer bir deyişle Teşkilat-ı Mahsusa’nın çocukları ortaya çıkarılabilmiş, yargıya teslim edilmiş değildir. Ayrıca dört bin köy yakılıp yıkılmış ve dört milyon insan da zorla göçertilmiştir. 1908’de İttihadı Terakkinin planlama, istihbarat ve gizli eylem dairesi olarak kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, lokal adlar ve farklı isimler ile varlığını ortaya koymayı sürdürmekte, devlet adına imha pratiklerini gerçekleştirmeye de devam etmektedir. Devletin kontrgerilla birimleri bütün tetikçilerle birlikte ortaya çıkarılmalı, yargıya teslim edilmelidirler. Liberal muhafazakar ve yeni Osmanlıcıların iradesizlikten, korkudan ya da en üst düzeyde görev yapmış devlet adamalarının “faili meçhul” olarak nitelendirilen olaylarda sorumluluğunun bulunmasından ve buna bağlı olarak devletin imajının tümden batabileceği kaygısından yahut var olan hukuk dışı yapıyı (kontrgerillayı) ehilleştirip kendi denetiminde kullanabilmek isteğinden dahi olsa; bütün tetikçi ve planlamacıları ortaya çıkarmaması halinde, failler gibi bütün olayların sorumlusuna dönüşecekleri aşikardır. İktidardaki liberal muhafazakarların “faali meçhul” olarak isimlendirilen ve devletin içindeki birimlerce devlet adına işlenmiş siyasi katliamların sorumlularını yargıya teslim etmeksizin, 1955 ve 1957 provokasyonuna dayanan Ermeni ve Pontus’lu Rumları göç ettirme, katliam temelinde mallarına el koyma olaylarını ortaya çıkartıp mağduriyetleri karşılamaksızın, 1977 yılında İstanbul Taksim’deki 1 Mayıs’taki provokasyonu ve katliamının failleri yanında Malatya, Maraş, Çorum, Sivas-Madımak, Gazi’deki Alevi katliamlarının ve 12 Eylül Faşist darbesi sürecindeki yargısız infaz ve işkencelerin failleri yargıya teslim edilmeksizin, tazminatlar ödenmeksizin Türkiye de hukukun üstünlüğünün sağlanması olanaklı değildir. Bu olayların bütünü bağlantılı olduğundan söz konusu olaylar aydınlatılmadan, hükümetin sadece kendilerine darbe yapmaya çalışan bireyler ile sınırlı bir kovuşturmayı esas almaya devam etmesi durumunda; Ergenekon’da deşifre olmayan unsurları ehilleştirip kendi derin devletini kurmaya yönelme ihtimali vardır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın devamı olan Seferberlik Tetkik Kurulu, Türk Mukavemet Teşkilatı, Jitem, Jit, Ergenekon,Hizbullah gibi lokal isimleri kullanan ve devletin içerisinde plan ve teori daireleri yanında operasyon istihbarat ve eylem daireleri ile örgütlü bulunan Kontrgerilla dağıtılmalı, üyeleri yargıya teslim edilmeli, yapmış oldukları eylemler açıklanmalı, mağdurlardan özür dilenmeli ve tazminatları ödenmelidir. Toplu imha pratiklerine, ya da mekan ve zamana yaydırılmış imha eylemlerine katılmış bireylerin isimleri; yerleşim birimlerinin, parkların, yolların, caddelerin adı olmaktan çıkarılmalıdır. Toplu imha süreçlerinin bütününe karşı durmanın ve mağdurlara saygının bir sembolü olması açısından; toplu imha anıtı yapılmalı ve müzesi kurulmalıdır. Ayrıca bütün aidiyetlerin toplu imhalarını ifade edebilecek ortak bir gün saptanarak, yas günü ilan edilmelidir. 1915’te Kürt Ezîdîlerinin, Ermenilerin, Asurilerin, Pontuslu Rumların, 1921 de Sivas’ta Kürt Kızılbaş-Alevilerinin, 1937-1938 de Dersimde Kürt Kızılbaş-Alevilerin, 1955-1957’de İstanbul da Rum ve Ermenilerin, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas Madımak ve Gazi’de Kızılbaş-Alevilerin, 1980 ve 2000 yılları arasında “faili meçhul” adı altında işlenmiş siyasi katliamların failleri ortaya çıkarmalı, yaşamda olanlar yargılanarak cezalandırılmalı, mağdurlara tazminatları ile toprakları verilmelidir. Göç ettirme, toplu imha ile köy yakmalar sonucunda mağdur olan herkese el konulmuş malları geri verilmeli, mallarının iadesi mümkün değilse, bugünkü gerçek piyasa değeri üzerinden parasal karşılığı tazminat olarak ödenmeli, yakınları katledilenler ile yaralananlara da tazminat ödenmeli, bütün mağdurlardan devlet adına özür dilenmeli, failler hayatta ise yargıya teslim edilmeli, insanlık suçları zamanaşımına uğramaz kuralı esas alınarak düzenlenmelidir. Çeşitli süreçlerde toplu imhaya maruz bırakılanlar ile topraklarından sürülmüş olanların torunlarına vatandaşlık hakkı verilmelidir.Toplu imha süreçlerinin lokal düzeyde de olsa bir daha yaşanmaması, tarihsel belleğimizin silinmemesi ve vicdanlarımızın da buharlaşmaması için, insanlık suçlarının bütününün güncel kalmasından ve faillerinin teşhirinden yanayız.
Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Türkiye’ye “faili meçhul” olarak bırakılmış öldürülme, yaralama ve kundaklamalardan kaynaklanan mağduriyetler ile köy yakıp boşaltmaktan kaynaklanan zararların tam olarak tazmini için, iç hukuk yolunun yaratılması sorumluluğunu yükledi. Bu çerçevede, 5233 sayılı Yasa çıkarılmış oldu. Ancak 5233 sayılı yasada; göçe tabi tutulmuş olan köylüler ve faili meçhul bırakılmış siyasi cinayetler sonucunda müşteki durumuna düşen bireyler ile maktullerin aile bireyleri açısından manevi tazminat alma hakkı düzenleme dışı bırakıldığı gibi, olay tarihinden itibaren veya başvuru tarihinden itibaren yasal faiz talep edebilme imkanı da sağlanmamıştır. Dosyanın avukat ile takip edilmesi halinde, avukatlık ücretinin devletçe ödenmesi gerekirken, avukatlık ücreti de hukuka aykırı olarak 5233 sayılı yasada düzenlenmediğinden, mağdurların sırtında bırakılmıştır. Faili meçhul öldürme ve yaralamalarda; olay tarihinden itibaren 65 yaşına kadar tüm gelirlerin (hesaba esas alınacak bordro olmaması halinde) karar tarihinde geçerli asgari ücretin brüt miktarı üzerinden, emeklilik dönemini de kapsayacak şekilde hesaplanması gerekirken, mevcut yasada ise, katledilmiş olan her insanımız yönünden, toplam 20 bin liranın verilmesi hukuksuzdur. Köy zararları açısından ise, Kürt yerleşim birimlerinde bütün alış veriş ilişkilerinin yazılı belge düzenlenmeksizin şifahi usullerle yapıldığı bilinmesine rağmen, köydeki evinden sürülmüş köylünün kira masraflarını ödememek için, 20 yıl öncesine ilişkin kira kontratlarının, vergi kayıtlarının istenmesi, hayvan zararlarını ödememek açısından da; 20 yıl öncesine ait hayvan tutanağının, aşı belgesinin, vergi kaydının ispat şartı olarak aranması, yakılıp yakılmış evlerin son 15–20 yılda köylüler tarafından kullanılmamış olmasına rağmen, yararlanılmayan yılların dahi amortisman indirimine konu edilerek, köylülerin tazminatlarından indirime gidilmesi, arazi ve meyve ağaçlarının kısmen hesaplanan zararları üzerinden dahi, Valilik Zarar Tespit Komisyonlarınca hakkaniyet indirimi, kuraklık indirimi, yıl indirimi, nadas indirimi adı altında keyfi, yasadışı yorumlar esas alınarak, alacaklarından indirimlere gidilmesi, 12 yıl boş kalan köylere 4-5 yılla sınırlı mahsul zararı hesaplanarak ödenmesi hukukun tümden tahribidir. Zarar Tespit Komisyonlarındaki 7 üyeden hiçbirinin hakim olmaması ve tazminat hukukunu bilmemeleri, ayrıca bütün komisyon üyelerinin komisyon başkanı olan Kaymakam veya Valilere özlük hakları anlamında bağlı ve gözlerine bakan birer memur olması ise, diğer bir hukuksuz durumdur. Valilerin ve Kaymakamların ağızlarına bakan komisyon üyeleri, zarar dosyalarını devlet adına ucuza kapatmak için yarışmaktadır. Barolar ve Baroların komisyonlarda görevlendirdiği avukatlar ise tümden etkisiz kalmakta ve hukuksuzluk tiyatrosu olan komisyonlardaki kararlara muhalefet şerhi dahi koymayarak birer figüran olmaktadırlar.5233 sayılı Yasa ile bağlı yönetmeliği; tatmin edici ve adil bir ödemeye imkan verecek şekilde, yeniden düzenlenmelidir. 5233 sayılı Yasanın süresi uzatılmalı ve henüz başvurusunu yapmamış olanlara da hak kaybı yaşamamaları açısından, başvuruda bulunma imkanı verilmelidir.
Hükümetlerin kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi yeni bir düzenleme ile ortadan kaldırılmalıdır. Hukuk devletinde asıl olan hukuka uygun kanunlar ile düzenlemeler yapılmasıdır. KHK’ler ile yürütmeye hukuka aykırı düzenlemelerini meclisin denetimi olmaksızın ve yargıyı da bay pas ederek yapma imkanı sağladığından, ölçüsüzlüğe ve hukuksuzluğa yol açmaktadır. Atıfta bulunduğumuz hiçbir aidiyet ve grubun özgürlükleri diğer biri ile çelişmemekte, karşı karşıya gelmemektedir. İstisnasız her aidiyetin varlık ve özgürlüğü; devletin resmi ideolojisi olan İttihatçı-Kemalizm in statükoculuğu ve bu statükoyu esnek yöntemler temelinde yayma amacındaki liberal muhafazakar-yeni Osmanlıcı çizgi ile çatışmaktadır. Bu nedenle grup üyelerimizin farklı payları olsa da, devlettin gerici-retçi-inkarcı-ırkçı-Kemalist statükoculuğuna karşı; her aidiyetin özgürlüğünü hep birlikte savunmak paydasında ortaklaşmaktadırlar. İttihatçı-Kemalist çizgi; bütün sorunların kaynağıdır, devletin resmi ideolojisi olmaktan çıkarılmalıdır.Ayrıca devletin herhangi bir resmi ideolojisi bulunmamalı, Anayasa’da her hangi bir resmi ideoloji olmamalıdır. Bu çerçevede İttihatçı-Kemalist yasal düzenlemeler de değiştirilmeli, kaldırılmalıdır. Bu değişiklik yapılırken, herhangi bir etnik,dinsel ve mezhepsel ideoloji egemen kılınmamalıdır.

Gerek Osmanlı döneminde, gerekse Türkiye’nin kuruluşundan itibaren yapılmış bütün anayasalar askerlerin ve sivil devlet bürokrasinin eserleri olarak ortaya çıkmış bulunduğundan, özgürlükçü nitelikleri olmamıştır. Söz konusu anayasalar toplum ve bireyin hak ve özgürlükleri yerine, devletin kutsallığını, güvenliğini, kırmızı çizgilerini ve korunmasını esas alan metinlerdir. 12 Eylül Faşist darbesinin ürünü olan ve farklı tarihlerde yapılmış değişiklikler sonucunda sistematiği bozulan, sözde olarak düzenlediği her haktan sonra “ama veya ancak” diyerek ortadan kaldıran, sarsılmış faşizmi güçlendiren 12 Eylül 1980 darbesinin anayasası, getirmiş olduğu bütün kurumlar ile birlikte ortadan kaldırılmalı, bildirgemizde ortaya koyduğumuz şekilde bütün aidiyetlerin varlık ile özgürlüklerini güvence altına alacak, yeni bir Anayasa yapılmalıdır. Anayasanın veya Anayasanın ilk üç maddesinin değişmezliği söylemi, statüko ve gericiliğin değişmezliğini yansıtmaktadır. Tarih ve toplumların ihtiyaçlarına göre her şey değişir , değiştirilir. Bütün aidiyetlerin varlık hak ve özgürlüklerinin üzerine, ideolojik politik gerici kanun mevzuatı ve Anayasalar ile beton döküldüğünden, her şey özgürlük ve haklardan yana olarak değiştirilmelidir. İki ülke, iki ulus, çok sayıda ulusal azınlık, farklı dini inançlar ve ibadethaneleri Anayasal güvence altına alınmalı, ancak düşünce özgürlüğüne karşı tehdit olacağından herhangi bir resmi ideolojiye de yer verilmemelidir. Yapılacak yeni Anayasa bir tek partinin çoğunluğu üzerinden dayattığı bir metin olmamalı, uzlaşmaya dayanan bir toplum sözleşmesi niteliğinde olmalı, kutsanan devletin güvenliği ile varlığını esas alan “devlet” odaklı anayasa yerine, toplumun ve bireyin özgürlüğünü esas alan “toplum ve insan odaklı” anayasa yapılmalıdır. Yeni Anayasa kısa, yoruma meydan vermeyen ve bir özgürlük alanını düzenlerken, “ama”lar ile kısıtlayıp biçimsizleştiren bir düzenleme olmamalıdır. Bu bildirgemizde özetlediğimiz hak ve özgürlüklerin bir kısmının Anayasa da, diğer kısmının da yasama tekniği açısından anayasada yer alamayacak durumda olması nedeni ile Anayasanın yansıması olabilecek yasalar ile düzenlenmelidir. Aksi takdirde özünde yeni bir Anayasa yapılmayacak, yapılacak anayasa eskisinin diğer bir yansıması olacak ve sadece Türk sermayesinin uluslararası sermaye ile birleşme ve içerde de istediği gibi hareket edebilme olanağını sağlayabilecektir. Grubumuz, 19. yüzyıldaki egemenlerin değer saydığı “kanunilik” ilkesi yerine, dünyanın hukuksal anlamda geldiği en gelişmiş değerleri daha da ileriye taşıyarak, toplumsal özgürlük alanını genişletme mücadelesi çerçevesinde dinamik olarak gelişebilen “evrensel hukukun üstünlüğü” değerini esas almaktadır. Devletin ideolojisinin yansıması olan kanunlar (yani kanunilik ilkesi) çerçevesinde; avukatların “kanun adamı” ve Baroların da “devlet kurumu” durumuna düşürülmesini reddeden grubumuz; “hukuk adamı” olmayı ve meslek örgütü olan Barolarımızın da bağımsız “hukuk kurumu” olmasını en önemli değer saymaktadır. Grubumuz, bu değere ulaşabilmenin ön koşulunu da; öncelikle ötekileştirilen her aidiyetin hukukuna sahip çıkmak şeklinde ortaya koymaktadır. Alevi Çalıştayı ile Aleviliğin İslam’dan tümden ayrı bir inanç olmasından kaynaklanan bütün sorunlarının çözüleceği izlenimi yaratılmasına rağmen, hiçbir sonuç alınamadı. “Barış ve Çözüm Süreci” adı altında Kürdistan sorunun çözüleceğine ilişkin bir izlenim yaratılmasına rağmen, barış ve çözümün hiçbir unsuruna rastlanmamaktadır. Her barışta; iki güç bulunduğu mevzilerde kayılırken, güncel olan sahte barış sürecinde ise PKK nin tek taraflı olarak mevzilerini devlete bırakması esas alınmaktadır. PKK nin çekildiği Dersim alanı ile sınır boylarındaki bütün yerleşim birimlerinde karakollar yapılmaya başlanmaktadır. Bütün barış ve çözüm süreçlerinde görüşmeler siyasi temsil niteliği olan iki heyet tarafından karşılıklı olarak yürütülürken, PKK adına tutuklu durumunda olan bir birey ve buna karşın da devlet adına da siyasi iradeyi temsil etmeyen birkaç istihbaratçı bulunmaktadır. Görüşmeleri yürütenlerin özgür olması gerekirken, devletin istihbaratçıları tarafından tutuklu bir kişi ile görüşme yürütüldüğü açıktır. Görüşmeye katılanın bir siyasi talebinin ve devletin de siyasal hakları ve özgürlükleri vermeye yönelik bir projesi olması gerekirken, ne bir siyasi talep, nede bir siyasi çözüm projesi vardır. Nitekim devlet ve hükümet yetkilileri kamuoyu karşısında yükümlülük altına girmelerini sağlayacak hiçbir açıklama yapmamaktadırlar. Taraflar arasında arabulucu olan, gözlemleyen ve denetleyen uluslararası kurum veya güçlerin olması gerekirken, hiçbir kurum ve gücün denetleyici olarak bulunmadığı da görülmektedir. Akil adamların devlete bir siyasi proje önermesi ve bunu kitlelere aktarmaları gerekirken, devletin hiçbir siyasal hak vermeyeceğinin güvencesi olarak konuşmaktadırlar. AKP nin sorunu çözmek, yada çözüm yoluna koymak yerine, üç seçimi(yerel ve genel seçimler ile Cumhurbaşkanlığı seçimi) yapana kadar güvenliği sağlamayı ve operasyonlarda ortaya çıkacak maddi külfeti ekonomi üzerinde yük yapmamayı, boşalan alanlara yeni karakollar ve termal kamaralarla yerleşerek mevzileri ele geçirmeyi, PKK-BDP sırtında başkanlık sistemine geçerek anayasal değişikliklerde çoğunluk sağlamayı ve AB ye girmek için zaten yapmak zorunda oldukları kanuni düzenlemeleri yaparak kırıntıları içeren sahte bir çözüm ile çözülmeyi, bölünmeyi, tasfiyeyi, teslim almayı hedeflediği aşikar olduğu gibi, bu kullanmacı-aldatıcı yaklaşımlarının çatışmanın derinleşmesine neden olacağı da anlaşılmaktadır. Kürdistan sorunu toprağa bağlı siyasal bir sorundur, bu çerçevede çözülmelidir.

Suriye nin egemenliği altındaki Batı Kürdistan nın filen Kürtlerin denetimine geçmesi ve Irak egemenliğindeki Güney Kürdistan daki gibi fili durumun federasyon şeklinde de olsa bir siyasal iktidara dönüşmesi, öte yandan Süveyda da Dürzi iktidarının ve Lazkiye de de Nusayri iktidarının ortaya çıkabileceği endişesi yanında emperyalist heveslerle petrol alanlarını egemenliğine almak isteyen AKP hükümetinin yayılmacılığına ve bölgesel savaş çıkarma anlayışına karşıyız. Gezi Parkı olayı ve onu takip eden destek eylemlerinde Ergenekoncu-Kemalist-ulusalcı olan çeşitli partiler ile kurumlarının, kendiliğindenci bazı kesimlerin ve Kemalizm’e ilericilik veya devrimcilik sıfatını yükleyerek bunların hem payandası hem de kurbanı olmaktan kurtulamayan “sol” eğilimlerin bir cephede, buna karşında AKP nin tabanı ve bunların üyesi olmamakla birlikte milliyetçi, liberal veya dindar olan kendiliğindenci bazı kesimleri karşılım mitinglerinde yönlendirerek, yüz yılı aşkın bir süredir Türk devleti içeresinde var olan düzen ve devlet içi iktidar mücadelesini yeniden şiddetlendirdikleri anlaşılmaktadır. İttihat ve Terakkinin kendisi ve davamı Kemalizm’dir. Buna karşın Hürriyet ve İttilaf Partisinin kendisi ve devamı olan ise Menderes in Demokrat Partisi ile Özal ın Anavatan Partisinden sonra, Tayip Erdoğan nın liberal muhafazakar ve yeni Osmanlıcı AKP sidir. Bu iki çizgi ve odak arasında iktidar mücadelesi devam etmektedir. Türkiye’de sosyalist olduklarını ileri sürenlerden kimisi liberal muhafazakar çizginin işbirlikçisi olarak sosyalizmi liberalize etme çabasında iken, kimileri de totaliter ve faşist bir ideoloji olan Kemalizm ile evlendirmeye çalışmaktadır. Bu durumda sosyalist olduklarını ileri sürenler; bu iki gerici çizgiye ilericilik veya demokratlık sıfatını yanılgılı olarak yükledikleri sürece, gerçek anlamda komünist yada sosyalist veya sosyal demokrat yahut liberal bir partinin sahibi olabilmeleri mümkün değildir. Türkiye’de bütün aidiyetlerin hak ve özgürlüklerinin mücadelesini veren, statükoyu yıkmayı esas alan bir parti yoktur. Sosyal demokrasi; yasal düzenlemeler ve reformlarla var olan siyasal ve toplumsal sorunlara çözüm getirmeyi esas aldığından, sosyal demokrat bir parti de yoktur. Liberalizm muhafazakar olmayacağından, Türkiye de liberal bir parti de yoktur. Kendileri için yaptıkları tanımda dahi, sahte duran bu iki gerici odağın iktidar mücadelesinin bir eklentisi ve payandası olmak, bunlara göre cepheleşmek, sosyalist devrimci seçeneği ve iradeyi ortadan kaldırarak öldürmektir. Devrimcilik; düzenin bütün ideoloji ve odaklarını statükoları ile birlikte kökten red ile başlar. Bu durumda Gezi Parkı eyleminde siyasi ve sosyal talepleri olmayan ve düzen içi iki odağın örtük iktidar mücadelesi olarak seyir ederken, mevcut durumda eklentileri olmak yerine, iki odağı ideolojik politik çizgileri ile birlikte red eden, Türkiye de sosyalizmin iktidarını, Kürdistan da ise bağımsız devlet kurma, demokratik devrim yapmayı esas alan, 1915 Ermeni Asuri, Pontuslu Rum, Kürt Ezidi soykırımlarını,1921 Sivas ta,1937-1938 de Dersim de, daha sonra Maraş, Malatya ,Madımak ve Gazi de gerçekleştirilen Kızılbaş soykırımlarını, köy yakma ve faili meçhul katliamlarla yürütülen güncel Kürt soykırımlarını tanıyan, Alevilerin ayrı inanç olduğunu, cemevlerinin ibadethaneleri olduğunu ortaya koyan, cins eşitsizliğini ortadan kaldıran ve doğa ile çevreyi de canlı bir aidiyet sayarak sahiplenen sloganlarla Sosyalistler, Kürtler, Aleviler, Ermeniler yanında diğer aidiyetler bir koordinasyon kurarak yürümelidir. Bu şekilde bütün aidiyetlerin temsilcilerinin içinde yer alacağı bir kordinasyonun yönlendirmeye başlayacağı ve izah ettiğimiz sloganlar ve politik içerikle her iki gerici kanada karşı mücadele bayrağı açan bir cephenin devrimci sonuçlar doğuracağı açıktır.

Yukarıda sıraladıklarımız siyasi-toplumsal-kültürel-ekolojik sorunlar olmakla birlikte, diğer boyutları ile hukuksal sorunlardır.Bu sorunları kendilerine konu etmeyenlerin, herhangi bir hukuki çözüm önermeyenlerin hukukçu olabilmesi ve yönetiminde bulundukları kurumunda, hukuk kurumu niteliğine kavuşması olanaklı değildir.
Biz Devrimci Demokrat Avukatlar Grubu olarak; kısır döngüye, edilgenliğe, eklemlenme kültürüne, seçeneksizliğe mahkûm değiliz. Atıfta bulunduğumuz siyasi-toplumsal sorunlar; aynı zamanda temel hukuksal sorunlar durumundadır. Grubumuz diğer gruplar gibi, toplumsal sorunlara sırtını dönerek, gündemleştirmekten kaçınarak, mevcut gerici statükonun direk veya dolaylı bir parçası olmayacağı gibi, Meslek sorunları açısından da, en kapsamlı programı ortaya koyarak, çözüm için pratik mücadelesini vermeye hazırdır. Meslek sorunlarının bütününe pratikte de çözüm getirebilecek tek grubuz. Mevcut grupların on yıllardır, hiçbir meslek sorununu çözmemiş olması da, bu saptamamızın bir kanıtıdır. Devimci Demokrat Avukatlar Grubu, meslek sonlarının en kapsamlı programına sahip olduğu gibi, pratikte de çözüm sağlayacak tek gruptur.

MESLEK SORUNLARI VE ÇÖZÜMLERİNE İLİŞKİN EN KAPSAMLI PROGRAMA VE PRATİKTE DE ÇÖZÜMLERİNİ SAĞLAMA İRADESİNE SAHİP TEK DEVRİMCİ GRUBUZ

Kanunlar; devletin resmi ideolojisinin yaptırıma (müeyyideye) kavuşturulmuş bir diğer biçiminden başkaca bir şey değildir. Sadece Kemalist devletin mevcut köhne kanun mevzuatı içinde çözüm aramaya koşullanmış birey; kendisini nasıl tanımlarsa tanımlasın gericidir, hiçbir toplumsal soruna çözüm üretmez, hukukçu sıfatını da kazanamaz. Geçen yüzyılın başından kalma Avukatlık Kanunu köhnedir, günün ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzaktır. Bu nedenle Barolar Birliği ve Baro Başkanları ile, tercih edilecek bazı akademisyenlerden oluşturulacak bir kurulun hazırlayabileceği bir taslak, bütün meslektaşlarımızın eleştirisine açıldıktan sonra, son şekli verilerek tasarı haline getirilmeli, yasalaştırılmalıdır.

CMK’nın 188. maddesi gereğince, yasada zorunlu olarak düzenlenen hallerde avukat duruşmada bulunmaksızın hüküm kurulamamaktadır. Bu düzenleme yetersiz de olsa yargılama içinde savunmanın etkinliğine bir ölçüde imkan veren, savunma olmadan yargı olmaz ilkesini yansıtan, yargı erkinin iddia, savunma, hüküm saç ayağından oluştuğunu ortaya koyan, adil yargılama hakkının zorunlu sonucu olmaktadır. AKP hükümeti ise, meclise sevk ettiği tasarı ile çocukların yargılandığı davalar dışındaki bütün dosyalarda, avukatın bulunması zorunluluğunu ortadan kaldırmaya yönelmiş bulunmakta olup, söz konusu tasarının yasallaşması halinde savunma hakkı ile adil yargılanma hakkı ciddi oranda sınırlandırılmış olacaktır. Bu durumda biz avukatlar için başka meslek sorunlarının doğuşuna yol açmış olacaklardır. İstanbul Barosu nun Balyoz davasında kararın çıkmasını engellemek ve davayı uzatmak için mahkemeye avukat göndermemesi karşısında, tepki olarak bu türden bir tasarıyı yasallaştırmak yerine, ilgili Baro nun yöneticileri hakkında şuç duyurusunda bulunulmalı, haklarında görevi kötüye kullanmaktan dolayı dava açıldığında da tedbiren görevden alınmaları yolu işletilmelidir.

Avukatlar tacir değildir. Ekonomik ve mesleki sorunlar ile Baromuz sınırlanamaz. Avukatlık toplum adına bir kamu hizmetidir. Savunman; halkın hak arama özgürlüğü ile toplumsal – siyasal özgürlük alanını genişletmeye katkıda bulunmak için mücadele eden bir neferdir. Avukat; kanuni güvenceye kavuşmuş özgürlüklerin korunması ve var olan özgürlük alanının da genişletebilmesi için vardır.

Her adliye binasında olduğu gibi, her cezaevi, jandarma ve polis karakolunda avukat görüşme odaları oluşturulmalıdır. Baroların bu odaları düzenlenme ve periyodik aralıklarla kontrol etme yetkisi olmalıdır. İnfaz kurumlarına girişte, avukatlar x-ray cihazından geçirilmelerine rağmen, kemer ve ayakkabılarının çıkartılması onur kırıcıdır. Baroların, bu ve benzeri uygulamalara karşı hiçbir mücadelede bulunmaması ise utanç vericidir.

CMK kapsamında yapılan hizmetler için makbuz düzenlenmiş olmasına rağmen, ücretlerin uzun süre ödenmemesi, savcıların avukatın ita amiri haline getirilmeleri ve CMK dosyalarının ücretlerinin asgari ücret altında tutulması ile dava dosyalarının fotokopi ve ulaşım masraflarının avukatların sırtında bırakılması kabul edilemez. CMK görevlendirmelerinde vasıta olarak avukatların otobüslere mahkum edilmesi kabul edilemez. CMK hizmetinden doğan dava ve işlere diğer avukatlık hizmetleri ile davalara uygulanan ücretler eşit olarak uygulanmalıdır. CMK hizmetinden doğan ücretlerin düşüklüğü; adil yargılama hakkının ve hak arama hürriyetinin tam olarak gerçekleşmesine engeldir. Avukatın ayını işe, aynı ücreti almaması halinde; CMK hizmetlerinden kaynaklanan dosyalara gereken önemi vermemesi gibi bir durum ortaya çıkarabileceğinden, adaletin tam olarak gerçekleşmesine engel oluşturabileceği kanısındayız. Avukatların CMK ile Adli Yardım çerçevesinde yaptığı hukuki yardımlar kamu hizmeti niteliğinde olduğundan ve bu hizmetler açısından belirlenen ücretler de düşük olduğundan, bu yardımlar nedeniyle ödenen ücretler bütün vergilerden muaf tutulmalıdır. Bir kamu hizmeti olan avukatların hukuki yardımı üzerinden, KDV alınmamalıdır. KDV ile diğer vergilerin, CMK ve Adli Yardım hizmetleri üzerinden alınması; halkın adalete ulaşımını ve hak arama hürriyetini de sınırlandırmaktadır. Hak arama özgürlüğü; sadece parası olanların bir ayrıcalığı olmamalıdır. CMK ve Adli Yardım görevlendirme sistemi eşit ve adil hale getirilmelidir.

Adli Yardım hizmeti açısından öngörülen ücretlerden %10 oranında yapılan TBB keseneği alınmamalıdır. Adli yardım kurulunun nöbet sisteminin merkezi kurulda yer alan belirli avukatlarla sınırlı tutulmaması ve bu kurul bünyesinde iş tevzi edilen tüm avukatları bir sıra dahilinde kapsaması gereklidir. Mevcut uygulama ise, avukatlar arasında eşitlik ilkesine aykırı, adaletsiz bir durum yaratmaktadır. Adli yardım çerçevesinde doğan dosyaların düzenlenmiş bir bilgisayar programı üzerinden, sıra esasına dayalı olarak ve otomatik şekilde kurul bünyesinde çalışan tüm avukatlara tevzi edilebilmesi ise en doğru uygulama olacaktır.

Adalet; hızlı, etkin ve en az masraf ile gerçekleştirilmelidir. Uzun süreye yaydırılan davalar, mağdurun daha da mağdur olmasına yol açmaktadır. Unutulmamalıdır ki; geciken adalet, adalet değildir, çok masraflı adalet de, adalet sayılamaz. Bir tedbir olarak uygulanması gereken tutukluluğun infaz aracına dönüştürülmesine karşı mücadele edilmelidir. Baro işkence ve diğer insan hakları ihlallerine karşı etkin mücadele etmelidir.

Hâkim ve savcıların kürsüde yan yana bulunması, buna karşın avukatın kürsünün altında oturtulması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de kararlarında belirttiği gibi; yargı erki unsurlarının eşit derecede etkinliği, savunma hakkı, adil yargılanma hakkı ile silahların eşitliği ilkelerinin ihlalini oluşturur. Bu durumda Avukatlara, hâkimlerin sol tarafında ve savcının karşısında olmak üzere, aynı hizada yer oluşturulmalıdır. Bu yapılmadığı durumda, savcılar da, hâkimlerin bulunduğu mahkeme kürsüsünün altına ve avukatlarla aynı hizaya indirilmelidir. CMK’nın 231/4 maddesi gereğince, avukatların sadece hüküm fıkrası okunurken ayağa kalkacağı düzenlendiğinden, sadece bu aşamada ve savcıların da ayağa kalkması şartı ile, avukatların ayağa kalkması uygulamasının Baro tarafından başlatılması zorunludur. Yani avukat, sadece hükmün okunduğu anda ayağa kalkabilmeli ve savcının da ayağa kalkmasını sağlamalıdır.

Bütün Baroların kongrelerinde ve Türkiye Barolar Birliği kongrelerinde katılımcı, demokratik ve temsilde adaleti sağlayacak bir çerçevede temsiliyetinin gerçekleştirilebilmesi açısından, Avukatlık Kanunun da gerekli değişiklik yapılmalıdır.

Bağlı avukat olarak çalışan meslektaşlarımız işçi konumundadır. Bu durumdaki meslektaşlarımız açısından Avukatlık Kanunu’nda 12/C maddesi dışında uygulanacak bir madde bulunmadığından, bağlı avukatın ücret ve çalışma koşullarına iş kanunu uygulanmaktadır. Bağlı avukatlar açısından, söz konusu yasal boşluk, avukatlık kanunu içerisinde yapılacak düzenlemeler ile giderilmelidir. Şirketleşen büyük hukuk büroları, avukatlık “piyasasının” ekonomik egemeni olmaya başladığından, mesleğe yeni başlayan avukatlar bürolarını kapatarak veya büro açamayarak ilgili şirketlerin ücretli işçisi olmaya zorlanmaktadır. Yaygınlaşmaya başlayan bu durum, mesleğe yeni başlayan avukat arkadaşlarımızın düşük ücret ile diğer bir meslektaşının hiyerarşisi altında çalışmasına neden olmaktadır. Bu durum avukatlar arasında eşitsizlik yaratırken, avukatın bağımsızlığı ilkesini zedeleyerek, “patrona bağlı” işçi haline getirmektedir. Avukatlık mesleğinde hukuk bürolarının şirketleşmesi, avukatın bağımsızlığı ilkesini tahrip ettiğinden, tümden ortadan kaldırılmalı, ya da en azından ölçüde sınırlandırılmalıdır. Başka bir avukat yanında ücretli olarak çalışan meslektaşlarımız için, Avukatlık Kanunu’nda yapılacak bir düzenleme ile mesleğimizin niteliğine uygun adil bir asgari oran dönemlere göre artış oranları ile belirlenmeli, bu miktarın altında avukat çalıştıran avukatlara uygulanacak hukuki ve mesleki tedbirler de caydırıcı şekilde düzenlenmelidir. Avukatın meslek sırrı, işi reddetme hakkı, Baro aidatı, telif hakkı, iş akdinin fesih koşulları, çalışma süre ve koşulları, ihbar ve önelin, avukatın bağımsızlığını koruyan avukatlık tip sözleşmesinin avukatlık kanunu içinde düzenlenmesi gerekmektedir.
Hakim ve savcıların aylık maaşları ortalama olarak 5. 500 TL olmakla birlikte, günümüz koşullarında yetersiz olduğundan artırılmalıdır. Kamu avukatlarının maaşları ise 2.500 TL gibi çok düşük miktarda olduğundan, hakim ve savcıların ücretlerine eşit bir aylık ücret durumuna çıkartılmalıdır. Kamu avukatlarının maaşlarının düşük olması ve tüm haklarının maaşa yansıtılmaması emekli aylıklarının da çok düşük olmasına yol açmaktadır. İdari kurumların avukat olmayan kişiler ile temsil edilebilmeleri düzenlemesinin getirilmiş olması ve üstelik bu durumdaki kişilere mahkemelerce vekalet ücreti verilmesine dair yasal düzenlemenin de yapılmış olması, aynı zamanda adli ve idari görevin bir kişide birleşmesi sonucunu da doğurduğundan hukuksuzdur, iptal edilmelidir. Kamu avukatlarının çalışma hayatını kolaylaştıracak; kurumsal UYAP, elektronik imza, online yargılama masrafı yapma, hukuki sorumluluk sigortasına sahip olma, yardımcı personele sahip olma gibi düzenlemelerin ivedi olarak yapılması zorunludur. Kamu Avukatlarının mesleki denetimleri ile ilgili 659 sayılı KHK de hiçbir düzenleme yapılmamıştır. Kamu avukatlarının mesleki denetimlerinin, meslekten kişilerce yapılması zorunluluğu düzenlenmelidir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinde ve Kamu Kurumlarında sürekli-kadrolu memur olarak çalışan bütün avukatların, Baro levhasına yazılması zorunlu olmalı ve tabi oldukları kamu kurumunun kanun ve yönetmelikleri de avukatlık kanununa aykırı olmadığı sürece uygulanabilmelidir. Kamu avukatlarının özlük hakları da denk oldukları hakimlerin özlük haklarına eşit hale getirilmeli, özlük hakları yanında mali ve sosyal hakları ile çalışma yardımları da kanun ile düzenlenmelidir. Teftiş sistemi değiştirilmelidir. Kamu Avukatlarınca ödenecek Baro aidatının ve mesleklerini ifade ederken yaptıkları bütün masrafların kurumlarınca ödenmesi gerekmektedir. Kamu avukatlarının mesleki bağımsızlığı sağlanmalı, idarenin vesayeti ile memur avukat statüsü ortadan kaldırılmalıdır.

Kamu İktisadi Teşebbüslerinde ve Kamu Kurumlarında sürekli-kadrolu memur olarak çalışan bütün avukatların, Baro levhasına yazılması zorunlu olmalı ve tabi oldukları kamu kurumunun kanun ve yönetmelikleri de avukatlık kanununa aykırı olmadığı sürece uygulanabilmelidir. Kamu avukatlarının özlük hakları da denk oldukları hakimlerin özlük haklarına eşit hale getirilmeli, özlük hakları yanında mali ve sosyal hakları ile çalışma yardımları da kanunla düzenlenmelidir. Teftiş sistemi değiştirilmelidir.

Avukatlık mesleğinde 5 yılını doldurana kadar, her avukata aylık olarak belirli bir miktar yardım sağlanması için Avukatlık kanununda düzenleme yapılmalıdır. Avukatlıkta 5 yılını doldurmamış bütün meslektaşlarımız Baro aidatı ve vergi ödemekten muaf tutulmalı, ayrıca bu durumdaki meslektaşlarımıza Barolar Birliği ve Baro bünyesinde kurulacak bir fondan da 5 yıl süre ile ekonomik yardım verilmelidir.

Baro kurullarına seçilebilmek için, avukatlara yıl bazında kıdem şartı getiren ve kesinleşen bir mahkumiyet kararı olmasa dahi, 2 yıldan fazla hapisle yargılanma durumunda; kurullara dahi seçilememe düzenlemesini içeren avukatlık kanunun 5., 71., 90., 113 ve 114. maddeleri; seçme seçilme hürriyeti ile masumluk karinesi gibi temel haklara aykırıdır, kaldırılmalıdır. Avukatlık Kanunu, Barolarda yönetim kurulu adayı seçilme şartını 5 yıl avukatlık yapmış olmaya ve Baro Başkanı adaylığı ile TBB delegasyon adaylığı açısından da 10 yıl avukatlık yapmış olmaya bağlamış olduğundan, bu düzenleme eşitlik ilkesine, katılımcı ve demokratik Baro anlayışına aykırıdır. Bu düzenlemeler hukuka aykırı olduğundan, ”kıdem yaşı” tutmayan birkaç meslektaşımızı da aday göstereceğiz. Listemizde bu durumdaki arkadaşlarımızın seçilmesi mazbatanın verilmesi halinde ise, atıf yaptığım temel hukuki ilkelere dayanarak iptal davası açacağımız açıktır. Aynı şekilde henüz hakkında kesinleşen bir hüküm olmaksızın, Disipline sevk edilmiş her avukatın, Baroların ve Barolar Birliği kurullarına seçilemeyeceğine ilişkin düzenlemelerde seçme ve seçme hürriyeti yanında, masumluk karinesine aykırı olduğundan, söz konusu düzenlemeleri de kabul etmiyoruz. Stajyer edinmek açısından, avukatın en az 5 yıl avukatlık yapmış olması şartını getiren düzenleme, stajyerin tercih hakkını daralttığından, kaldırılmalıdır.
Staj kredisi yönetmeliği değiştirilmeli, il baroları staj kredisinin dağıtımında inisiyatif sahibi haline getirilmelidir. Staj kredileri, avukatların vekâletnamelere yapıştırmak zorunda oldukları pul ücretlerinden sağlanan bir fondan sağlanmaktadır. Avukatlık kanunun 27. maddesi, staj kredisini “Barolarca Yapılacak Yardım” olarak tanımladığına göre, bu kredi meslektaşlar ile dayanışma ve yardımlaşma niteliğindedir. Genç avukatların ağır ekonomik sorunları nazara alınarak; yardımlaşma ve dayanışma niteliğinde olan staj kredisi geri alınmamalıdır. Stajyerlik süresince, stajyerin ücret alamayacağına ilişkin düzenleme emek sömürüsüdür, temel bir hak olan çalışma hakkı ile emek karşılığında ücret hakkına da aykırıdır, kaldırılmalıdır. Stajyerliğin başlamasıyla birlikte; sosyal güvenlik hakkı başlamalı ve stajyerlikte geçen süre de emeklilik için öngörülen süreden sayılmalıdır. Stajyerler açısından tümden uygulamaya dayanan meslek içi eğitim esas alınmalıdır. Mesleğe yeni başlayacak meslektaşlarımızın, ruhsatlar açısından ödemek zorunda olduğu Baro ödeneği ile TBB harcını ödenmemesi açısından düzenleme yapılmalıdır.

Mesleğe yeni başlayacak avukatlara devlet bankalarınca düşük faizli kredi verilmesi için de düzenleme yapılmalıdır. Ekonomik olanaksızlıklar nedeniyle bürosunu kuramamış avukata; kendi müvekkili ile görüşebileceği, çalışmalarını yapabileceği, kütüphaneli-bilgisayarlı görüşme odaları oluşturulmalıdır.

Baromuz meslektaşlarımızın düşük faizli kredi alabilmesi için bankalar üzerindeki ağırlığını kullanarak anlaşmalar yapacaktır. Avukatların iş alanlarının genişletilmesi ve savunma olmadan yargı olmaz ilkesinin ihlal edilmemesi açısından, özel hukuk davaları dahil, her davada zorunlu müdafilik bulundurulması için düzenleme yapılmalıdır. Bu yolla usul kurallarını, prosedürü ve delil değerlendirme olgusunu bilmeyen vatandaşların hak kaybına uğramasının önüne geçilmelidir. Devletçe hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkının kısıtlanmaması ve sadece ekonomik olanağı olanların bu hürriyetleri kullanabilir olmaması açısından; yargı harçları mevzuatı ile uygulaması da ortadan kaldırılmalıdır. Davalar harçsız açılmalıdır.

Avrupa’da en büyük sektör, hizmet sektörü iken, bu sektör içerisinde en büyük hizmet kolu ise avukatlara aittir. Türkiye’de de hak ettiği payı ve saygınlığı alması için çalışılacaktır.

Özel ve paralı vakıf üniversitelerinde, hukuk fakültelerinin açılmasına son verilmelidir. Daha doğrusu paralı vakıf üniversitesi kurma imkanı getiren düzenleme ortadan kaldırılmalıdır. Çünkü paralı vakıf üniversiteleri yüksek lisans programına girmeye hak kazanma imkanı bulunmayan üst sınıflara mensup ailelerin çocuklarına daha düşük puanla ve eşitlik ilkesine aykırı olarak üniversiteye girme imkanı getiren ticari kuruluşlar niteliğindedir.

Adalet Bakanlığı’nın; Barolar ve Barolar Birliği üzerindeki kanuni vesayet denetimi ise baroların bağımsızlığı ilkesine aykırıdır, kaldırılmalıdır.

Her il Barosunun, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonunun hukuka uygun, adil ve etkin kullanılabilmesi açısından, Fonun yönetiminde inisiyatif kazanması gereklidir. Bunun için yasal değişiklik yapılmalıdır.

Ölüm, kaza, saldırı, yargılanma ve gözaltı hallerinde meslektaş ile yardımlaşmak ve dayanışmak için; acil müdahalelerde bulunabilecek Acil Durumlar Dayanışma Kurulu oluşturulmalıdır. Avukat saldırıya uğradığında ya da hakkında bir dava açıldığında, mesleki yardımlaşmanın bir gereği olarak, yönetim kurulu meslektaşın yanında yer almalı, diğer meslektaşları da aynı dayanışmayı göstermeye çağırmalıdır.

Ankara Barosu, ihtiyaç sahibi avukatların barınacağı bir huzur evi veya bakımevi oluşturmalı ve maddi desteğe ihtiyacı olan avukatlara maddi destek sağlamalıdır. Ankara Barosu’nun sosyal tesislerinde ve Adliye deki yemekhane ve kafeteryalardaki yiyecek ve içecek fiyatlarının meslektaşlar açısından yüksekliğine de müdahale edilmelidir.

Ankara Barosuna avukatlık kaydı yapmak ve nakil gelmek açısından istenen parasal miktarlar çok yüksek olduğundan, sembolik bir miktara indirilmelidir. Avukatlık kimliklerinin yenilenmesi sırasında her avukattan alınan 50 TL kart yenileme ücretinin, kart basım masrafı düşürüldükten sonra kalan kısmı avukatlara geri iade edilmelidir.

Ankara Barosu odalarından faks çekme ücreti postahanedeki ücretten yüksektir. Şehir içinde bir sayfa fotokopi 25 kuruşa, yada en fazla 50 kuruşa çekerek kar eden işyerleri bulunurken; Ankara Barosunun Adliyede bulunan fotokopi odalarında ise, Baro kart varsa sayfasının 100 kuruş ve olmaması halinde ise sayfası 150 kuruş üstünden fotokopi çekilmesi, Baronun meslek örgütünden çok ticari işletme mantığı ile yönetilmesine yol açmaktadır. Faks çekme ve fotokopi çekme ücretleri düşürülmelidir.
Kayıtlı e-posta sistemi Ankara Barosu’nda kurulmalıdır.

Ankara Barosu Yönetim Kurulunun, Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı Yönetimi ve işleyişi üzerindeki yetkileri ile vesayeti kaldırılmalıdır. ABAYS’ın kararlarının tersine, Ankara Barosu Yönetim Kurulu’nun karar alabilme yetkisi kaldırılmalıdır. Sandığa üyelik; düşük aidatla cazip hale getirilmeli, katkı sunmak isteyen bütün avukatların yönetim ve denetimdeki geniş bir kadro aracılığı ile katılımcı bir çerçevede yönetimi sağlanmalıdır. Bu katılımcı yönetimin sağlanabilmesi için, gerekli yasal değişikler yapılmalıdır.

Avukatlara yapılan sağlık yardımının limitleri artırılmalı ve aynı orandaki sağlık yardımının eş ve çocuklara da sağlanabilmesi açısından yönetmelikte değişiklik yapılmalıdır. Yönetmelikte tarif edilmiş olmakla birlikte, henüz uygulanmayan bir yardım türü olan munzam emeklilik yardımının ivedilikle işler hale gelmesi için girişimlerde bulunmalı, vefat halinde avukatın yakınlarına ödenecek yardım tutarının da makul bir seviyeye çıkarılması açısından çalışma yürütmelidir. Çocukların bulunduğu infaz kurumlarında, mevcut uygulamaların izlenmesi amacı ile, bağımsız denetim kurulları (Cezaevi İzleme Kurulları) oluşturulmalıdır. Çocuk hakları açısından özel çalışma yapabilecek bir kurul oluşturmaktan yanayız. Siyasi suç isnat edilen çocuklar, özel, olağanüstü yargılama yapan Özel Ağır Ceza Mahkemelerinde değil; çocuk mahkemelerinde yargılanmalıdır. Çocuklar, siyasi mahiyetini dahi idrak edemedikleri bir yürüyüşe katılım sağladıklarında, ya da sırf taş atmış olduklarından; örgüte yardım yataklık ve örgüt üyesi olmak suçlaması ile Ağır Ceza Mahkemelerinin karşısına çıkarılarak, hukuk ve toplumun adalet duygusu tahrip edilmemelidir. Devletin politik ihtiyaçlarına göre politize edilmiş yargının bağımsız, tarafsız ve adil olabilmesi olanaklı değildir. Bağımsız ve tarafsız yargı erkinin var olmasının ön koşulu, hakim ve savcıların görevlerini yürütürken; ideolojik düşüncelerinden, duygularından, medyanın ve toplumun yaratığı basınçtan, devlet adamı ve kurumlarının yönlendirmelerinden kendilerini soyutlayarak, sadece inceleme konusu olan dosyadaki deliller ve hukukun prensipleri ile bağlı olmalarıdır. Grubumuz bu nitelikte bir yargının gerçeğe dönüşmesi için baskı mekanizması olacaktır.

Hukuken tedbir müessesi olan tutukluluğun infaz aracı olarak kullanılması genel bir uygulama halini aldığından, bu hukuksuzluğa karşı da mücadele edeceğiz. Yargıtay’ın onama kararı ile suçluluğu kabul edilmemiş olan herkes masumluk karinesi çerçevesinde masum sayılmaktadır. Ancak uygulamada ve medyada masumluk karinesi ihlal edilmekte olup, bu duruma karşı da mücadele edeceğiz.

Özel hayatın gizliliği, haberleşme özgürlüğü ve konut dokunulmazlığı devlet tarafından rutin tarzda ihlal edilmektedir. Telefon dinleme ve e-posta izleme gibi uygulamalar; mahkeme kararı dahi olmadan gerçekleştirilebilen genel bir ihlal halini almış durumdadır. Grubumuz, bu temel hakların ihlal edilmemesi açısından, yasalarda getirilmiş cezaların ağırlaştırılması ile ihlallere son verilmesi için etkin şekilde çalışacaktır.
DGM’lerin kaldırılmasından sonra siyasi ve örgütsel davalara ilişkin yargılamaların Özel Ağır Ceza Mahkemelerine bırakılmış olması, esasen özel, olağanüstü ve hukuk dışı politik yargılamaların devam ettiği anlamına gelmektedir. Özel Ağır Ceza Mahkemelerinin, özel yetkilere dayalı olarak özel yargılama yapabilmesi; yargılamanın birliğine ve tabii hakim ilkesine de aykırıdır. Özel Ağır Ceza Mahkemeleri; politik yargılama yapan taraflı mahkemeler olduklarından, siyasi nedenler ile açılan davaların, bütün Ağır Ceza Mahkemelerine herhangi bir ayrım olmaksızın tevzi edilmesi için düzenleme yapılmalıdır.
Ö

zel Ağır Ceza Mahkemelerinde görülen davalarda vekillik yapan meslektaşlarımızın yargılanmakta olan sanığa isnat edilen suç, ya da sanık ile özdeşleştirilmesi ise avukat ile savunma hakkının doğrudan baskı altına alınması demektir, kabul edilemez.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu‘nun 28/1 maddesinde; “Danıştay ve idare mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre, idarece geciktirilmeden işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur” kuralını barındırırken; Anayasa‘nın 138/4 maddesi ise; “yasama ve yürütme organları ile idare; mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini de geciktiremez” düzenlemesini taşımaktadır. Buna rağmen yürütme ve idarenin yargı kararlarını yer yer yerine getirmediği görülmektedir. Grubumuz yönetime geldiğinde, mahkeme kararlarının yerine getirilmemesine karşı aktif baskı gücü olacaktır.
659 sayılı KHK ile idareyi temsil eden hukuk müşaviri durundaki temsilciye duruşmasız dosyalar açısından 600 TL , duruşmalı dosyalar yönünden 1.200 TL buna karşın Danıştay’daki duruşmasız dosyalar açısından 1.200 TL ve duruşmalı dosyalar yönünden de 2.400 TL vekalet ücretine hüküm etmeye yol açacak düzenleme yapılmış olası da, Ceza davalarında temyiz masrafının zorunluluğu da, adli mahkemelerde bilirkişi keşif, tanık, harç masraflarını peşin ve avans şekilde yatırma mecburiyeti de hak arama hürriyetini engelleyen, vatandaşa; “paran yoksa dava açamazsın, yargı parası olan içindir” diyen düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler bir kanun ile iptal edilmelidir. Öte yandan avukatlık ruhsatı dahi bulunmayan idare temsilcilerine mahkemelerce vekalet ücreti verilmesi avukatlık mesleğinin alanını daraltan, avukatı bay pas eden bir uygulamadır. Bütün kamu kurumlarına davalarında avukat tayin etme ve avukat ile kendisini temsil etme zorunluluğu getirilmelidir. Vatandaşın hak arama hürriyetini kısıtlayabileceğinden, idari davalarda avukatlık ücretine karar verilmemelidir, bunun içinde var olan yasal düzenleme iptal edilmelidir. Ancak İdari davalarda vekalet ücretine karar verilmesine rağmen, bu ücretlerin belli bir miktarı aşması halinde bir kısmının kesinti yapılarak avukata ödenmemesi ya da taksitlendirilmesi de hukuksuz olduğundan, tamamı ve taksitlendirme olmaksızın kamu avukatlarına ödenmelidir.

İdari yargıda artan posta giderlerinin iadesinde sorunlar yaşanmakta olup, mahkeme kasalarında biriken söz konusu paraların miktarı büyük yekun oluşturmaktadır. Gerekli idari düzenlemeler yapılarak, kararın kesinleşmesinden sonra artan kısmın doğrudan avukatlara iadesi sağlanmalıdır. Grubumuz, duruşmalarda avukatların sözlü savunma yapma hakkının kısıtlanmasına ve savunma makamına saygı gösterilmemesine karşı mücadele edecektir.Grubumuz, bilirkişilerin davanın tarafları olan asli kişiler tarafından yoğun oranda etki altına alındığı bu sistemde; çoğunluk ile bilirkişi raporlarının doğrudan karara dönüştürülmesine karşıdır. Adaletin gerçekleşmesi için bu sorunla da mücadele edeceğiz.

Hazırlık aşamasında keyfi kısıtlılık kararları verilerek, dosyaların avukatlardan gizlenip kaçırılmasına karşı mücadele edeceğiz.

Adliye binası fiziksel açıdan engelli meslektaşlarımızın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmeli, avukat odalarından en az bir tanesi fiziksel ve teknik açıdan bu meslektaşlarımıza uygun şekilde düzeltilmelidir.

Ankara Adliyesinin bölünmesi ve İcra Mahkemeleri ile İcra Müdürlüklerinin Yenimahalle’ye taşınması var olan meslek sorunlarımıza diğer bir sorunun eklenmesine yol açmıştır. Adliye bahçesinde otopark olarak kullanılan alan üzerinde ek bir adliye binası yapılmalı ve bu binanın alt kısmı otopark olarak düzenlenerek Adliyenin bölünmesi sorununa son verilmelidir. Yasal faiz oranı yıllık %9 iken, Baro aidatı vergi ve sigorta primleri açısından ise, yıllık %60 oranına varan faiz oranlarının uygulanması hakkaniyet ölçüsüne aykırı olduğundan, söz konusu faizlerin, yasal faiz oranına indirilmesi açısından çalışma yürütülmelidir.
Grubumuz vatandaşa parasız eğitim hakkı, parasız sağlık güvencesi ve herkese sağlanacak konut hakkından yana olduğu gibi, her bireyin insanca bir ücretle çalışma hakkından da yanadır.

Grubumuz Baro yönetimine geldiğinde; TOKİ ile anlaşarak, toplu konutlandırma yolu ile bütün avukatlara ucuz konut edinme imkanı sağlayacaktır. Sağlık hizmetlerinin parasız ve kolay ulaşılabilir hale getirilebilmesi ve daha kaliteli sağlık hizmeti sunulabilmesi açısından, TBB hastanesi kurulmalıdır. Bu aşamada baromuz ile anlaşmalı olan sağlık kuruluşu yelpazesini genişleterek işe başlayacağız.

TBB sosyal yardım ve dayanışma fonunun etkin kullanımını sağlamalıdır. Mesleki sorumluluk sigortasının kurulması için çalışma yürütülmelidir.

Meslektaşlarımızın çeşitli alanlardaki bilgilerini arttırmaya dönük sertifikalı eğitim programlarını ücretsiz olarak gerçekleştireceğiz.

TBMM’deki milletvekillerinin büyük bölümü avukat olduğundan, meslek sorunlarının çözümü için duyarlı hale getirileceklerdir. Meslek sorunlarının çözümüne ilişkin yasa tasarılarını desteklemeleri sağlanmalıdır.

Adliyelerin yönetimi, Başsavcıların yönetimine terk edilmemelidir. Savcıların yanında, Baro yönetiminden görevlendirilecek avukatlardan oluşacak bir kurul tarafından, adliyeler yönetilerek düzenlenmelidir. Adalet Komisyonlarında ve avukatı ilgilendiren her işte, avukat temsilci bulundurulmalıdır.
Ankara Barosu ABEM’den değil, Adliyenin içinden yönetilmelidir. Baro ve Baro yönetimi avukatlardan kaçırılmamalıdır. Başkan odaklı Baro yönetimi yerine, ekip odaklı baro yönetimi benimsenmelidir.
Ankara Barosu’nun kuruluşundan günümüze, bütün etkinlik ve kararları dijital ortama aktarılarak, düzenli bir arşiv oluşturmalıdır. Avukatlık Akademisi yeniden yapılandırılmalıdır.

Grubumuzun yönetimindeki Baro, avukatların saatlerce duruşma kapılarında bekletilmemesi için girişimlerde bulunacaktır. Savcılık kalemlerinde uzun sıralar dahilinde sorgulanabilen savcılık hazırlık dosyalarının daha rahat sorgulanabilmesi için adliye binasında kurulacak kiosklara Baro kart takılarak sorgulama imkanı sağlanacaktır. Yayınevlerinin bütünü hukuk kitaplarını kitapevlerine % 50 indirim üzerinden verdiklerinden, baro marketimizin yayınevlerinden direkt olarak kitapları alarak, piyasadaki fiyatın % 50’ine meslektaşlarımıza satması sağlanacaktır.

DEVAM EDECEK










Copyright © http://www.kurdistana-bakur.com Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2014-12-17 (493 Okuma)

[ Geri Dön ]






>Powered by Nuke-Evolution